Senem Gürez Röportajı

Bugün de Fethiye’de yaşayan kukla sanatçısı Senem Gürez ile, e-posta yoluyla yaptığım röportajı yayımlıyorum. Aslında Senem Gürez 8 yıldır beden farkındalığı ve masaj üzerine çalışmalar yapıyor. Umarım, bu yıl yeniden kukla atölyesini açmayı planlayan sanatçıyla yaptığım söyleşi sizi de mutlu eder.

Senem Gürez

Senem Gürez

Azime Özgen: Kukla sanatıyla ilgilenmeye ne zaman başladınız? 

Senem Gürez: 1997 yılında, MSÜ’de okurken başladım.

Azime Özgen: Şu anda hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

Senem Gürez: Fethiye’de bir atölye kurma aşamasındayım.

Azime Özgen: Bildiğim kadarıyla ülkemizde, akademik olarak kukla eğitimi sadece MSGSF, Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü’nde veriliyor. Profesyonel olarak kukla sanatıyla ilgilenmek isteyenler için önereceğiniz alternatif eğitim kurumları nelerdir?

Senem Gürez: MSÜ’de sadece yapım teknikleri öğretiliyor ve çok yetersiz olduğunu düşünüyorum.

Azime Özgen: Konuyla ilgili yurt dışında eğitim almak isteyenler için hangi ülkeleri ve üniversiteleri öneriyorsunuz?

Senem Gürez: Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan, İspanya, İngiltere, Almanya  bu konuda iyiler. Tabii dünyanın başka pek çok ülkesini de sayabiliriz.

Azime Özgen: Sizce kukla yapımı ve oynatıcılığı bir arada mı yürütülmelidir yoksa farklı uzmanlık alanları mıdır?

Senem Gürez: Bir arada olması güzel ama şart değil

Azime Özgen: Aslında çok zengin bir kukla kültürümüz var. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar geleneksel gölge oyunumuz Karagöz, mistik ve siyasi taşlama içeren metinleriyle yetişkinlere hitap ederken, sonrasında bir çocuk oyunu haline geldi ve giderek de önemini kaybetti. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Senem Gürez: Çok üzücü buluyorum, çünkü Türk Müziği’nde ve Edebiyatı’nda bile özel bir bölümü olan Karagöz oyunlarının çok sığlaşmasına neden oldu sadece çocuğa indirgemek. Ancak bir dil yenilenmesi yapılmadı ve bu insanların kopmasına neden olan faktörlerden biriydi, insanlar anlayamıyorlardı. ‘Biz de basitleştirelim’ dendi ama içerik de basitleşmiş oldu. Yapılması gereken sadeleştirmekti basitleştirmek değil. Kendi kaldı manası gitti. Karagöz büyük bir tasavvuf anlayışıdır aynı zamanda

Azime Özgen: Ülkemizin genelinde kuklanın çocuklara yönelik bir gösteri olduğuna dair bir algı var. Sizce de böyle mi? Dünyada bu konudaki genel fikirler nelerdir?

Senem Gürez: Her zaman büyüklere kukla daha fazla ilgimi çekmiştir. Çocuklar zaten o dünyanın içindeler ama büyükleri o dünyaya çekmek çok daha büyüleyici. Dünyada böyle bir anlayış yok. Nasıl ki tiyatro oyunları yaşa göreyse kukla oyunları da aynı şekilde

Azime Özgen: Sizce Kukla Sanatçıları ülkemizde ve dünyada emeklerinin karşılığını maddi ve manevi olarak alabiliyorlar mı?

Senem Gürez: Kesinlikle hayır 🙂

Azime Özgen: Kukla sanatı hakkında söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?

 Çok seviyorum. Festivallerle gittikçe daha çok insana ulaşılıyor. Bursa ve Ankara ve hatta İzmir de festivaller oluyor her yaşa uygun ve tüm dünyadan kuklacılar geliyor. Daha iyi bir fikir edinmek için mutlaka takip edin.
Azime Özgen: Çok teşekkür ediyorum.

Çağrı Yılmaz Röportajı

Kuklacılarla yaptığım röportajlara Arjantin’de yaşayan sanatçı Çağrı Yılmaz ile devam ediyorum. E-posta yoluyla yaptığımız bu sohbetin sizin de ilginizi çekeceğini umuyorum.

çağrı yılmaz

Çağrı Yılmaz ve Kuklaları

Azime Özgen: Şu anda hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?”
Çağrı Yılmaz: Bir yıldır Buenos Aires’te yaşıyorum. Şu an buranın kültürü üzerine odaklandım. Bir defa dili değiştirmek, düşünme yapınızı da bütünüyle değiştirmeniz anlamına geliyor. Tango’ya bir hayli odaklandım, bir yandan tango kostümleri yapıyorum. Tarihi üzerine araştırmalar yapıyorum. Muhtemelen buna dair bir iş gelecek ama hala zamanı var. Şu an daha veri toplama sürecinde olduğumu söyleyebilirim. Buraya bir tane valizle geldim, şu an epeyce eşyam ve küçük bir atölyem oldu bile, zaman içinde topladıklarım beni bir yere odaklayacaktır, diye düşünüyorum.

Azime Özgen: Kukla sanatıyla ilgilenmeye ne zaman başladınız?

Çağrı Yılmaz: Bu soru o kadar çok ve farklı şekillerde soruldu ki soruyu her seferinde yeniden düşünmeye başladım. Çoğunlukla çocukken kukla izleyip izlemediğimize veya ailede yapan olup olmadığına da ilişkin sorular geldi. Ben bizim kuşağımızın çocuklarının kukla izleyerek büyüdüğüne filan inanmıyorum. O, “küçükken görüp çok sevdiğimiz kuklalar” manşeti bir yalan. Ben de üniversite yıllarıma kadar hiç karşılaşmadım çünkü. Sonraki dönemler hele günümüz çocukları bizlere göre bu konuda daha şanslı o yüzden hep, “ üniversite yıllarında tiyatroyla uğraşırken”, diye yanıtladım soruyu. Bugün böyle düşünmüyorum. Cansız objeden karakter yaratmak çocukluk yıllarımızda çoğunluk evcilik oyunlarında başlayan bir uğraş. Ve evcilik oyunları hiç de anlamsız ve “masum” oyunlar değil aslında. İlk cinselliği, şiddeti, “kötü”lüğü dile getirişimiz, “kötülük”ün uzak tutulduğu hep sterilize edilmeye çalışılan çocuk dünyasında arkadaşlarımızla baş başa kaldığımız evcilik odalarında başlıyor aslında. Bizim çocuk dünyamıza yasak edilmiş her şey dilsiz bir öykü olarak oyunlarda canlanıyor ve evcilik odasındaki oyunun ne olduğu çocuklar arasında büyüklerin dünyasında dile getirilmeyeceğine söz söylemeden gözlerle anlaşıp karar verilen bir sır.

Benim yaptığım kuklalar için herkes hep “neden sevimli değiller, hep biraz ürkütücüler” gibi yorumlarda bulunmuştur, ki bu benim estetik tercihimdir zaten. Ben kukla tiyatrosu için kendi işlerimde “çirkinin estetiği”ni kullanmayı tercih ettim hep. Çünkü ne dünya ne de bizler ne sevimli ne de samimiyiz aslında. Herkes bir öteki için bir kurban. Acı çektiğimiz kadar acı çektirmek işinde de yıllar geçtikçe uzmanlaşıyoruz. Sahnedeki kuklayı canlı olarak kabul edip empati yapabilmemizi sağlayan sihir de burada. Kurbanı direk sahnede özneleştirilmiş olarak görüyor ve katharsis yaşıyoruz. Bu, hepimizin çok iyi bildiği bir dram çünkü.

Azime Özgen: Ne yazık ki ülkemizde, akademik olarak kukla eğitimi sadece Kocaeli ve Dokuz Eylül Üniversiteleri’nde “Sahne Sanatları Bölümleri”nde ve MSGSF, “Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü”nde veriliyor. Profesyonel olarak kukla sanatıyla ilgilenmek isteyenler için önereceğiniz alternatif eğitim kurumları nelerdir?

Çağrı Yılmaz: Evet, MSGSF’de Sahne Dekorları ve Kostümü bölümünde kukla yapımı üzerine eğitim veriliyor. Ancak oynatım ya da kukla tiyatrosu üzerine eğitim veren bir akademik birim bildiğim kadarıyla hala kurulmadı.

Ben Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu’nda 2006-2015 yılları arasında sekiz sene boyunca düzenli kukla yapım dersleri verdim. Atölyeye gelip sonra kendi atölyelerini açıp meslektaşım olan çok güzel insanlar da var. Fakat 2015 yılında kukla yapım derslerini durdurdum çünkü Türkiye’den ayrılmaya karar vermiştim. 2016 yılında da Buenos Aires’e taşındım zaten. Kukla tasarımcısı olan sevgili arkadaşım Candan Seda Balaban’ın ve sevgili hocam Haluk Yüce’nin dönem dönem eğitim verdiklerini biliyorum fakat açıkçası detaylı açıklayabileceğim bir bilgiye sahip değilim.

Azime Özgen: Konuyla ilgili yurt dışında eğitim almak isteyenler için hangi ülkeleri ve üniversiteleri öneriyorsunuz?

Çağrı Yılmaz: Benim bununla ilgili sahip olduğum bilgiler çoktan geçerliliğini yitirmiş olabilir diye düşündüğümden bir araştırma yaptım tekrar. Çek Cumhuriyeti, İspanya, Polonya, Fransa ve Kanada’yı önerebilirim. Okullar için güncel bir listeye; www.unima-usa.org/schools-for-puppetry-training/ linkinden ulaşılabilir.

Arjantin’de “University of San Martin” oyun oynamak için gittiğim ve bu vesileyle tanıştığım bir okul. Buradaki kukla bölümünün de oldukça iyi olduğunu söyleyebilirim. Hatta yukarıda okullarla ilgili linkini verdiğim UNIMA; uluslararası kukla sanatçıları birliğidir. Buenos Aires’deki, UNIMA devlet desteği olmaksızın, kendi fonlarıyla her sene çok iyi oyunlar çıkarıyorlar ve teknik anlamda da bizde sadece devlet tiyatrolarının sahip olduğu donanımda şahane iki tane sahneye sahipler. Birbirlerinin işlerini destekleyip bir arada durmaları inanılmaz güzel bir örnek.

Azime Özgen: Sizce kukla yapımı ve oynatıcılığı bir arada mı yürütülmelidir yoksa farklı uzmanlık alanları mıdır?

Çağrı Yılmaz: Çek Cumhuriyeti’nde kukla yapımı, kukla kostümleri yapımı, oynatıcılık, seslendirme ayrı ayrı uzmanlık dalları.

Ama benim kişisel fikrim kukla oynatan kişinin mutlaka yapıma dair bilgi sahibi olması gerektiği yönünde. Yapmayı bilmese de yapıma dair fikir sahibi olmak; çalıştığınız malzeme, malzemenin ağırlığı, oynatma mekanizması gibi faktörlere daha kolay egemen olmayı sağlıyor. Ama yine de kukla oynatmak için illa ki kukla yapmaya gerek yok. Biz de yıllar boyu Ahşap Çerçeve’de oyuncu arkadaşlarımızla çalıştık, çoğu da kukla yapmayı bilmiyordu. Ama prova ve yapım süreci çoğunlukla eş zamanlı gittiğinden yapıma dair de fikir sahibi oluyorlardı.

Azime Özgen: Aslında çok zengin bir kukla kültürümüz var. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar geleneksel gölge oyunumuz Karagöz, mistik ve siyasi taşlama içeren metinleriyle yetişkinlere hitap ederken, sonrasında bir çocuk oyunu haline geldi ve giderek de önemini kaybetti. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Çağrı Yılmaz: Açıkçası Karagöz oyunu hakkında yeterli bilgiye sahip değilim. Ama şunu söyleyebilirim ki kukla tiyatrosu ilk ortaya çıkışında (Endonezya, Bali, Java) zaten yetişkin oyunu olarak çıkmıştır. Buradan Avrupa’ya ve Uzak doğu Asya’ya da yetişkin oyunu olarak yayılmıştır. Ama dönem dönem yasaklanmıştır ve yasaklandığı dönemlerde varlığını çocuk oyunu olarak devam ettirmiştir. Örneğin Ortaçağda kilise tarafından yasaklanmış ve bunun hemen sonrasında çocuklara dini öğretmek için yapılan oyunlar olarak yeniden ortaya çıkmıştır. Yasaklama dönemleri genelde çocuklar için yapılmaya başlanan dönemlere tekabül eder. Kuklacılar biçimi değiştirip oyunlarına ve söylemlerine her dönem devam edebilecek bir yol yaratırlar kendilerine. Çünkü kukla oyununun kurgulanma tekniği de budur; neyin yapılamaz olduğunu bulgulamak, ve onu yapmanın yolunu yaratmak.

Azime Özgen: Ülkemizin genelinde kuklanın çocuklara yönelik bir gösteri olduğuna dair bir algı var. Sizce de böyle mi? Dünyada bu konudaki genel fikirler nelerdir?

Çağrı Yılmaz: Bunun sebepleri daha çok ekonomik olabilir görüşündeyim. Tiyatro seyircisi bile çok azken, yetişkin kukla tiyatrosu seyircisi sayısını düşünmek pek zor değil herhalde. Çocuk tiyatrosu ya da Çocuklar için Kukla Tiyatrosu, tiyatroların süreğenliklerini sağlamak için önemli bir gelir kapısı. Sadece bu amaçla çocuklar için oyun yapıldığını söylemiyorum, ama kukla tiyatrolarının devamlılığı için kilit bir nokta. Sonuçta başka bir işiniz olup da hobi amaçlı kukla tiyatrosu yapmıyorsunuz ki, bu işle yaşamak da zorundasınız. Çocuk açısından bakarsak; çocuk kuklayı kesinlikle gerçek olarak algılıyor; yukarıda verdiğim evcilik oyunu örneğinde olduğu gibi. Ve onunla doğrudan iletişim kuruyor.

Yine de son on yıldır ülkemizde kukla tiyatrosunun sadece çocuklar için olduğu algısının yavaş yavaş kırıldığını düşünüyorum. Bu bir alışkanlık meselesi nihayetinde. Kukla tiyatroları yetişkinler için oynamaya devam edip bu algının kırılması için inat ettikçe, yavaş yavaş yetişkinlerde kukla izleme kültürü yayılacak ve oturacaktır. Dünyada nasıl diye bakacak olursak bir defa günümüzde çoğu gösterim artık disiplinler arası diye geçiyor, kategorize edilmiyor; dans, kukla, oyuncu, ışık, fiziksel tiyatro, sirk hepsi bir arada. Sadece kukla izlemeye gitmediğinizi biliyorsunuz. Sadece kukla olan daha klasik diyebileceğimiz oyunlar için bile zaten yetişkinleri için mi değil mi diye bir sorgu yok çünkü kukla tiyatrosu izleme geleneği var.

Azime Özgen: Sizce Kukla Sanatçıları ülkemizde ve dünyada emeklerinin karşılığını maddi ve manevi olarak alabiliyorlar mı?
Çağrı Yılmaz: Kukla Sanatı hiçbir zaman popüler olmayacak bir sanat. Bunu yapan herkes zaten bunu bilerek bu işe başlamış ve böyle kabullenmiştir. Ve dünyanın en mütevazi mesleğidir. Çünkü kuklacı işinde iyi olmak için egosuz olmak zorundadır. Elbette iyi işler yaptığınız sürece yaşamınızı sürdürürsünüz ama neye göre karşılığı kıyaslamak lazım bilmiyorum. Bir oyunun çıkma sürecinde sürekli olarak günlük yirmi saate yakın çalıştığımızı söyleyebilirim. Ama böyle olduğumuz için bunu yapıyoruz zaten, öyle çalışmazsak mutlu olamayız. Galiba bizim yaptığımız işin karşılığı işi iyi çıkarabilmek.

Azime Özgen: Kukla sanatı hakkında söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?

Çağrı Yılmaz: Profesyonel olarak yapmayı düşünenlere şöyle diyebilirim; çok okumak zorundasınız, çok görmek zorundasınız, hareketi, müziği, ışığı, sahne plastiğini çok iyi bilmek zorundasınız. Sadece anlamak değil gerçekten bilmek zorundasınız. Kendi bakış açınızı her an değiştirebilir olmak zorundasınız. Bütün bunların sonunda da sadece mutlu olacaksınız. Kimse takdir etmese, ne yaptığınızı bilmese bile gerçekten çok mutlu olacaksınız.

Azime Özgen: Size çok teşekkür ederim.

Not: “Kukla Sanatı” konulu mini dizime ait, diğer yazıları ve röportajları üzerlerine tıklayarak okuyabilirsiniz:

Türkiye’de ve Dünyada Kukla Sanatı

Geleneksel Gölge Oyunumuz Karagöz ve Hacivat

Emin Şenyer (Nam-ı diğer Hayali Saraç Emin) Röportajı

Cengiz Özek Röportajı

-Asuman Sübay Röportajı

-Pınar Akpınar Röportajı

Pınar Akpınar Röportajı

“Kukla Sanatı” isimli mini dizime, Pınar Akpınar ile devam ediyorum. Pınar’ın Maltepe’deki güzel atölyesinde, kendi projelerinin yanında sipariş üzerine sizin veya hediye etmek istediğiniz arkadaşınızın birebir benzeri kuklalarını yapıyor. Sanatçı ve işleri ile ilgili daha fazla bilgiye: kuklatolye.com adresinden ulaşabilirsiniz.

kuklaci

Pınar Akpınar

Azime Özgen: Ne yazık ki ülkemizde, akademik olarak kukla eğitimi sadece Kocaeli ve Dokuz Eylül Üniversiteleri’nde “Sahne Sanatları Bölümleri”nde ve MSGSF, Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü”nde veriliyor. Profesyonel olarak kukla sanatıyla ilgilenmek isteyenler için önereceğin alternatif eğitim kurumları nelerdir?

Pınar Akpınar: Bildiğim kadarıyla, kurulum aşamasında, bu sene açılacak yeni bir özel üniversite var. Kukla bölümü açmayı düşünüyorlar. Hatta bana da hoca olmamı teklif ettiler ama Levent’te olduğu için cesaret edemedim. Belki ilgilenenler başvurabilir. Ama diğer Güzel Sanatlar Akademileri gibi, giriş sınavında kara kalem ile çizim yapmak  gerekiyor. Bir de benimki gibi özel atölyelerde workshoplar alabilirler. Onun dışında kendi kendilerine yapmaları pek mümkün değil. Özellikle yüz ifadesini verebilmeleri çok zor. Eğitimin yanında tecrübe ve yetenek de gerekiyor.

Azime Özgen: Sana göre kukla yapımı ve oynatıcılığı bir arada mı yürütülmelidir yoksa farklı uzmanlık alanları mıdır?

Pınar Akpınar: Bence aynı kişi olmalı. Çünkü ben bir kuklayı yaparken, neresi, neden oynayacak ve bize ne verecek diyerek yapıyorum. Bunu başka bir kişi yaparsa, kukla ve oynatıcısı arasında bağlar kurulamaz veya zayıf olur. Mesela bu dansöz kuklanın omuzlarının, göğüslerinin ve kalçalarının oynaması gerekiyor. Ben onu yaparken en başta planlıyorum. Neye göre hareket edeceğini hesaplayıp iplerini ona göre bağlamak zorundayım. Bir başkası oynatabilir mi bunu, evet oynatabilir. Ama oynatıcının yapımcı olması daha sağlıklı. Karakteri ona göre oluşturuyoruz.

Azime Özgen: Aslında çok zengin bir kukla kültürümüz var. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar geleneksel gölge oyunumuz Karagöz, mistik ve siyasi taşlama içeren metinleriyle yetişkinlere hitap ederken, sonrasında bir çocuk oyunu haline geldi ve giderek de önemini kaybetti. Bunu neye bağlıyorsun?

Pınar Akpınar: Yine kuklacılara bağlıyorum, çünkü yapmıyorlar. Kukla sanatını devam ettirmiyoruz. Güzel bir kukla, profesyonel bir sahne dekoru ve iyi bir senaryoyla bunu peki ala büyüklere izletebiliriz, aslında izleyici var.

Azime Özgen: Evet, İstanbul Kukla Festivali çok ilgi görüyor.

Pınar Akpınar: İzleyici var ama fark ettiysen o festival çok yabancı ağırlıklı. Türklerin tek bildiği Karagöz, ipli kukla ikinci planda.

Aslında daha çok öğrenci yetiştirilse, onlar hem yurt dışındaki gelişmeleri takip edip, hem kendi yöresel kukla karakterlerimizi yaratabilirler. Ama eğitim alanlar da genelde başka işler yapıyorlar. Sanırım ben bu bölümden çıkıp kukla atölyesi açan ender kişilerdenim.

Azime Özgen: Evet, yapım atölyesi olarak Asuman Sübay ve sen varsın bildiğim kadarıyla. Bir de Emre Tandoğan’ın kukla tiyatrosu var.

Pınar Akpınar: Evet , Emre Tandoğan da çok güzel işler yapıyor. Yani izleyici var aslında.

pınar akpınar

Çiçek Abbas ve Şakir, Pınar’ın güzel atölyesinde…

Azime Özgen: Ülkemizin genelinde kuklanın çocuklara yönelik bir gösteri olduğuna dair bir algı var. Sence de böyle mi? Dünyada bu konudaki genel fikirler nelerdir?

Pınar Akpınar: Tabi ki dünyada bu şekilde değil. Türkiye’de kuklalara bebek gibi bakılıyor ama aslında değil. Bebek sadece bir bebektir. Kukla insanın davranışları ile birlikte karakterini taklit eder. Bu yüzden siyasi bir konuyu kuklalarla verebilirsin ama bebekle veremezsin. Bunu bir çocukta izler, yetişkin de. Ama önemli olan kuklacının senaryoyu iyi yazması ve izleyiciye anlatmak istediklerini verebilmesi. Yani senaryo kime yönelik olursa o izler.

Türkiye’de çok fazla siyasi gerilim ve baskı var, kimse bir şey söyleyemiyor, konuşamıyor. Bu eskiden beri böyleymiş. Osmanlı’da o baskıdan sıyrılabilen ne oldu: Karagöz ve Hacivat. Neden, çünkü insanları güldürdü. Aslında güldürürken bir çok şeyi de eleştirdi. Bir yazar eleştiri yapmaya kalksa baskıya uğruyordu ama Karagöz, şakalarıyla eleştirdiğinde hem izleyici hem padişah buna gülebiliyordu.

El cezire’den gelmişlerdi, konuşurken konu açıldı: “izah edemediğimiz şeyleri mizah ediyoruz” demiştim. Mizah dilini kuklalarla çok güzel kullanabiliriz ama yapmıyoruz.

Azime Özgen: Sence Kukla Sanatçıları ülkemizde ve dünyada emeklerinin karşılığını maddi ve manevi olarak alabiliyorlar mı?

Pınar Akpınar: Ben alıyorum. Beklediğimin de üzerinde aldım. Bunu da çok fazla rakibim olmamasına bağlıyorum. Daha fazla yapan olsa fiyat düşürmem gerekebilirdi. Benim tek işim bu, hayatımı buradan rahatça kazanıyorum. Hatta reklam bile yapmıyorum, çünkü gelen siparişlere zaten yetişemiyorum. Haftada 1-2 tane yapabiliyorum. Ayrıca kendi oyunlarım ve projelerim var, onlara devam etmek istiyorum. Bir yeşilçam projem var hala yarım, vakit ayıramıyorum.

Çok sevdiğim, yapmak için üzerine para vereceğim bir işim var ve para kazanıyorum. Çünkü bunun değerini bilen kişiler var, haklarını verelim. Tabi maddi olarak gücünüz olması lazım. Mesela bir öğrenci belki buna bütçe ayıramaz ama ben ona yardımcı oluyorum o bana yardımcı oluyor, ortada buluşabiliyoruz.

Azime Özgen: Oynatıcılığını da yapıyor musun?

Pınar Akpınar: Evet, ama oynatma kısmında çok yer almıyorum. Benim amacım Yeşilçam filmlerini, kulalarla devam ettirmek, yeni yeni nesle o karakterleri kuklalarla göstermek istiyorum. Çok seviyorum eski sinemaları. İlerde sergi yapıp tüm filmleri orada sunacağız.

pınar akpınar

Hafize Ana, Mahmut Hoca ve Neşet Ertaş

Azime Özgen: Başka hangi projeler üzerinde çalışıyorsun?

Pınar Akpınar: Aslında sahne kurup, kendi senaryolarım ve karakterlerimle devam etmek istiyorum. Ama Yeşilçam önde, ilk bunu bitirip oynatmaya geçmek istiyorum.

Azime Özgen: Kukla sanatı hakkında söylemek istediğin başka şeyler var mı?

Pınar Akpınar: Festival başlıyor, bizden 2- 3 kişi var. Gölge oyunu ve ipli kuklalar bambaşka şeyler aslında. Bu üç boyutlu o iki boyutlu. Konusuyla, sahnesiyle, tasarımıyla, yöntemiyle her şeyiyle çok farklılar.

Kukla yapanı çok etkiliyor. Şu ahşapları alıyorum, oyuyorum, biçiyorum, kıyafetlerini dikiyorum. Sonunda bir bakıyorum adam olmuş karşımda duruyor, benimle konuşabiliyor. Ortada hiçbir şey yokken kendi kendine oluşuyor.

Azime Özgen: Tiyatroyla heykelin buluştuğu sanat diyorum ben. Karagöz ise resimle tiyatronun buluştuğu yer. Bu güzel sohbet için sana çok teşekkür ediyorum Pınar.

pınar akpınar

Kukla oynatmaya çalışan ben

Not: “Kukla Sanatı” konulu mini dizime ait, diğer yazıları ve röportajları üzerlerine tıklayarak okuyabilirsiniz:

Türkiye’de ve Dünyada Kukla Sanatı

Geleneksel Gölge Oyunumuz Karagöz ve Hacivat

Emin Şenyer (Nam-ı diğer Hayali Saraç Emin) Röportajı

Cengiz Özek Röportajı

-Asuman Sübay Röportajı

Asuman Sübay Röportajı

“Kukla Sanatı” konulu dizime Su Sanat’ın sahibi Asuman Sübay ile yaptığım röportajla devam ediyorum. Asuman Hanım, Taksim, Tünel’deki güzel atölyesinde, hem güzel kuklalar yapıyor, hem de öğrencilerini yetiştiriyor. Pek çok farklı tekniğin öğretildiği dersleri hayatında fark yaratacak bir hobi arayan herkese tavsiye ediyorum. Bir şeyler öğrenmenin yanında bu sıcak mekanda, böyle tatlı bir hocayla çalışırken üzerinizdeki tüm gerilimi atacağınız düşünüyorum.

Asuman Sübay ile ilgili daha fazla bilgiye susanat.com adresinden ulaşabilirsiniz.

asuman sübay

Asuman Sübay, ben ve benim seramik takılarım

Azime Özgen: Kukla sanatıyla ilgilenmeye ne zaman başladınız? Şu anda hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

Asuman Sübay: “Sahne dekorları ve kostüm tasarımı” bölümünde okudum. Üç bölüm birden okuduk. Son altı ayda ayrılıyoruz, ben kuklayı seçtim. Genelde arkadaşlarım iş bulup geçimlerini sağlamak için diğer bölümleri seçtiler. Kukla benim gibilere kaldı. Zaten küçüklüğümden beri ilgimi çekerdi. Sadece kukla da değil, insanların yüz ifadelerini incelemeyi severim, psikolojiye ilgim vardır. Kuklada da bunları kullanmak çok hoşuma gidiyor.

Azime Özgen: Bildiğim kadarıyla ülkemizde, akademik olarak kukla eğitimi sadece MSGSF, Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü‘nde veriliyor. Profesyonel olarak kukla sanatıyla ilgilenmek isteyenler için önereceğiniz alternatif eğitim kurumları nelerdir?

Asuman Sübay: İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi’nde ve Kocaeli Üniversitesi’nde, Sahne Sanatları Bölümlerinin içinde var.

Azime Özgen: Ama yine de koskoca ülkede çok az sayıda var. Bu sanatla ilgilenmek isteyenler için önereceğiniz başka eğitim kurumları var mı acaba?

Asuman Sübay: Eğitim kurumları olarak yok. Ama sergiler veya uluslararası festivallerde atölyeler açılıyor, çok meraklılar takip edebilirler. Mesela öğrencilerimden biri, kurslarım için, buraya İzmit’ten geliyor. Hatta festival için işinden izin almaya çalışıyor. Yani gerçekten isteyenler bir yolunu bulurlar. İzmir’de, 2 günlük atölyeler olduğunu duymuştum, uzun süreli atölye bilmiyorum. Bir resim kursu gibi yaygın değil tabi.

Azime Özgen: Sizin gibi profesyonel eğitim veren olarak yok o zaman?

Asuman Sübay: Bebek gibi yapanlar var. Ama profesyonel olarak yapan duymadım. Benim okuldan arkadaşlarımın atölyeleri var ama eğitim verip vermediklerini bilemiyorum.

Azime Özgen: Konuyla ilgili yurt dışında eğitim almak isteyenler için hangi ülkeleri ve üniversiteleri öneriyorsunuz?

Asuman Sübay: Üniversite olarak bilmiyorum. İtalya ve Çek Cumhuriyeti kukla sanatında ilerlemiş ülkeler. Rusya öyle, aynı zamanda bebek de yapıyorlar. Oradaki kurslar muhakkak çok iyidir.

Azime Özgen: Sizce kukla yapımı ve oynatıcılığı bir arada mı yürütülmelidir yoksa farklı uzmanlık alanları mıdır?

Asuman Sübay: Ben sadece yapımı üzerine uzmanlaştım. Ama bir arada olması daha iyi tabi. Kimi insanın oynatmaya yeteneği oluyor, kimi insanın da el işlerine. İki yeteneğin bir arada olması zor ama olursa daha güzel olur tabi.

Aslında kukla oynatıcılığı biraz tiyatro sanatına giriyor. Benim mezun olduğum, MSGSF, Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü’nde kukla yapımı dersi veriliyor. Konservatuarda da oynatma üzerine dersler verilmesi lazım diye düşünüyorum.

asuman sübay

Turhan Selçuk’un kuklası

Azime Özgen: Aslında çok zengin bir kukla kültürümüz var. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar geleneksel gölge oyunumuz Karagöz, mistik ve siyasi taşlama içeren metinleriyle yetişkinlere hitap ederken, sonrasında bir çocuk oyunu haline geldi ve giderek de önemini kaybetti. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Asuman Sübay: Karagöz, ipli kukladan daha fazla bizim kültürümüze ait bir değer. Bu oyunla insanlara mesajlar veriyor, gözlerinin açılması sağlanıyordu. Bunu karagözle de diğer kuklalarla da yapabilirsiniz. Bütün siyasetçiler gibi , bunu farkedip, yok etmeye çalıştılar.

Azime Özgen: Ülkemizin genelinde kuklanın çocuklara yönelik bir gösteri olduğuna dair bir algı var. Sizce de böyle mi? Dünyada bu konudaki genel fikirler nelerdir?

Asuman Sübay: Muhakkak ki değil, fakat kukla deyince insanların akıllarına çocuklar geliyor. Kuklalar psikolojide de kullanılan objelerdir. Mesela çocuklara bir şey anlatmak istediğin zaman kuklayla daha iyi anlatırsın. Anne baba çocuktan bir şey istediğinde çocuk yapmayabiliyor, fakat kuklayı konuşturup iletişime geçtiğinizde çocuk onu arkadaşı olarak görüp dediğini yapabiliyor.

Aslında tiyatro eserini mali nedenlerle ortaya çıkaramadığınız zaman, aynı şekilde minyatür olarak kuklalarla da sahneye koyabilirsiniz. Daha da ucuza gelir. Ama bence hak edilen değerde değil, eskiden de öyleydi zaten. Kuklada çok iyi değiliz. Bir tek Karagöz ve Hacivat’ımız var.

Bizde sekteye uğratılmış ama dünyada, Almanya’da olsun, İtalya’da olsun çok geliştirmişler. Hem yetişkinlere, hem çocuklara. Mesela Prag’da, kukla opera binası var, senelerden beri Mozart’ın eserleri vs. seslendiriliyor. Çocuklar klasik müziğe alışıyor, öyle bir eğitimin içinde kukla. Fakat bizde hiç öyle değil, festivaller sayesinde insanlar biraz tanıyabiliyor, o kadar.

kuklalar

Asuman Sübay ‘ın farklı tekniklerle hazırladığı kuklaları

Azime Özgen: Sizce Kukla Sanatçıları ülkemizde ve dünyada emeklerinin karşılığını maddi ve manevi olarak alabiliyorlar mı?

Asuman Sübay: Manevi olarak alıyorlar tabi ama maddi olarak alabildiklerini sanmıyorum. Tüm sanatçılar gibi…

Azime Özgen: Kukla sanatı hakkında söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?

Asuman Sübay: Kukla sanatını ülkemizde çok bilinmiyor. Elimden geldiğince çok öğrenci yetiştirmeye çalışıyorum. Yapımı da çok zevklidir. Çeşit çeşit malzemeler kullanıyoruz. İnsanın kafasını çalıştıran, derdini unutturan bir şey. Hayal dünyanızla ilgili bir şey. Herkese tanıtabilsek çok güzel olur. Benim gibi kukla sever r

çok insan olsun isterim.

Okuldayken, Saim Bugay hocamdı. O da kukla atölyelerinin çoğalmasını çok isterdi. Ben de onun gibi düşünüyorum. Öğrencilerim de başkalarını yetiştirsin isterim. Aslında kuklalar, pek çok alanda kullanılabilir.

Azime Özgen: Size çok teşekkür ediyorum hocam.

asuman-subay5a

Asuman Sübay tasarımı, çok hoş bir hanım kukla

Not: “Kukla Sanatı” konulu mini dizime ait, diğer yazıları ve röportajları üzerlerine tıklayarak okuyabilirsiniz:

Türkiye’de ve Dünyada Kukla Sanatı

Geleneksel Gölge Oyunumuz Karagöz ve Hacivat

Emin Şenyer (Nam-ı diğer Hayali Saraç Emin) Röportajı

Cengiz Özek Röportajı

-Pınar Akpınar Röportajı

Emin Şenyer (Nam-ı diğer Hayali Saraç Emin) Röportajı

“Türkiye’de ve Dünyada Kukla Sanatı” ve “Geleneksel Gölge Oyunumuz Karagöz” adlı yazılarımdan sonra, hazırladığım mini diziye, röportajlarımla devam ediyorum. Bugün sizinle duayen Karagözcü Emin Şenyer ile yaptığım güzel sohbeti paylaşıyorum.

Emin Şenyer , nam-ı diğer Hayali Saraç Emin hakkında daha fazla bilgiye karagoz.net sitesinden ulaşabilirsiniz. Bu güzel site aynı zamanda geçmişten günümüze Karagöz sanatı ile ilgili çok güzel ve internet ortamında kolayca bulamayacağınız bir çok bilgi içeriyor. “Geleneksel Gölge Oyunumuz Karagöz” yazısında da bu muazzam siteden, ayrıntılı olarak bahsetmiştim.

Emin Şenyer’in “Yalancı Karagöz” oyunuyla yer alacağı İstanbul Kukla Festivali öncesi yaptığımız bu keyifli söyleşiyi seveceğinizi umuyorum.

Emin Şenyer

Bir oyun esnasında Emin Şenyer

 

Azime Özgen: Emin Bey, aslında çok zengin bir kukla kültürümüz var. Sizin sitenizden Osmanlı’nın son dönemlerine kadar geleneksel gölge oyunumuz Karagöz’ün, mistik ve siyasi taşlama içeren metinleriyle yetişkinlere hitap eden bir oyunken, sonrasında bir çocuk oyunu haline geldiğini ve giderek de önemini kaybettiğini öğrenince çok şaşırmıştım. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Emin Şenyer: Bu durum II. Abdülhamit dönemindeki sansürle alakalı. O zaman da çocuk oyuna tarafı var tabi, ama çok küçük bir bölümü. Asıl işlevi siyasi taşlamalar.. Mesela Metin And‘ın kitabında okumuştum, bir Osmanlı paşasının rüşvetçiliği o kadar ayyuka çıkmış ki, adını bilmediğimiz bir Karagöz ustası bu paşanın tasvirini yapmış. Tasvir perdede yürürken cebinden altınlar dökülüyormuş. Tabi bu çok ağır olmuş, zaten o dönem yasaklar ve jurnalcilik çok. Abdülhamit’in burnundan dolayı “burun” kelimesi bile yasakmış,. Yine “yıldız” kelimesi de yasakmış Yıldız Sarayını işaret ettiği için.

Bir de Karaköy ve Galata taraflarında gemicilere oynatılan açık saçık Karagöz varmış

Tabi Karagöz o zaman büyük bir ihtiyaç. Televizyon yok , gazete zaten yeni yeni. Halkın tek eğlencesi orta oyunu ve karagöz. Yasaklandıktan belli bir süre sonra serbest bırakılmış ama önceden incelenip sansürlenmiş oyun metinlerine bağlı kalınması şartıyla, Bundan önce doğaçlama yapılıyordu. Yani, hayali kültürlü ve gündemi takip eden birisiyse, konuları ortaya koyuyordu. Bir laf vardır dervişin fikri neyse zikri de odur diye, aynı o şekilde. Bu sansürden sonra, insanlar doğal olarak hapse girmekten ve eve ekmek götürememekten korkmuşlar. Suya sabuna dokunmayan hikayeler oynatmaya başlamışlar. Sonrasında insanlar yavaş yavaş ilgilerini kaybetmişler ve bir çocuk oyunu haline dönmüş. Günümüze kadar bu şekilde gelmiş. Ben ve benim jenerasyonum yaptılar günümüzdeki şartların elverdiği ölçüde bir şeyler yaptık. Bundan sonra daha iyi olacaktır diye düşünüyorum.

Azime Özgen: Sizce bir Karagöz oynatıcısı mutlaka aynı zamanda tasvirleri de hazırlamalı mıdır? Yoksa ikisi farklı uzmanlık alanları olabilir mi?

Emin Şenyer: İkisi farklı uzmanlık alanları olabilir tabi. Ama eğer tasvirlerini kendisi yapabiliyorsa, farklı bir izleyici profiline gösteri yapacağı zaman, bir gün öncesinden bile oturup yapabilir. Ama başkasından alıyorsa o yeniliklere hemen adapte olamaz. Mesela ben önümüzdeki ay Kore’ye gideceğim, Seul’de küçük çocuklara oynatacağız. Araştırdım orada çok sevilen bir çizgi film karakteri var, onu yapacağım. Ama başkasından alsam tasvirleri gidip anlatmam.

Yani tasvirleri kendisinin yapması Karagözcü’ye işini daha iyi yapması için avantaj sağlar. Başkasından alanların işlerinin çapı biraz daha düşük oluyor, ister istemez.

Azime Özgen: Siz geleneksel metinleri ve yapım tekniklerini mi kullanıyorsunuz. Yoksa yöntemeler geliştirip, metinler yazıyor musunuz?

Emin Şenyer: Gelenekseli kullanıyorum kuşkusuz. Zaten yeniye hakim olabilmek için eskiyi bilmek gerekiyor. Dünyada gölge oyunu diye bir teknik var zaten, insanlar dünyanın her tarafında bir şeyler yapıyorlar. Eğer biz gelenekseli kullanmazsak, bu Karagöz Hacivat olmaktan çıkar.

Karagöz, gölge oyununun bir alt dalı. Pek çok çeşidi var. Mesela ellerle yapıyorlar, gövdelerini kullanıyorlar, uzaktaki bir perdeye yaklaşıp uzaklaşıyorlar. Gelenekselin temeliyle yeni şeyler yapmak lazım. Ki yapıyoruz zaten, yeni tipler koyuyoruz, yeni oyunlar yazıyoruz, bunları yapıp dili güncelleştirmezseniz Karagöz ilgi çekmez.

Azime Özgen: Yapımı esnasında sadece kök boyaları mı kullanıyorsunuz yoksa modern boyalardan faydalanıyor musunuz?

Emin Şenyer: Zaman zaman yeni boyalardan da faydalanıyoruz. Mesela İngiltere’de yaşayan Fransız bir hanımın projesi vardı, Oscar Wilde’ın Bencil oyununda Karagöz ve Hacivat tasvirlerini kullanmak istedi. Bana sulu boya ile renklendirilmiş bir çizim gönderdi. Kök boyalarda her tonu bulamıyoruz. Gittim piyasadaki boyalardan aldım. Zorunluluk olmazsa kök boya kullanıyorum ama renkleri sınırlı tabi. Şimdi bazen internette görüyorum, adam tasvir yapmış, harika renkler kullanmış, bunlar kök boya ile yapıldı diyor. Ama yok kardeşim, kök boyada bu renk yok.

Azime Özgen: Çok da gerekli değil zaten, 17.yüzyılda mürekkep bulunmuş ve kullanılmış.

Emin Şenyer: Yani, yapay boya kullanmak da ayıp, günah değil ya. Kimse size niye kullandın demez. Yapıyorsunuz kök boyayı, doğal olduğu için 3 gün sonra kokmaya başlıyor, aynen yemek gibi.

Azime Özgen: Ülkemizde Karagöz ve Hacivat’ın çocuklara yönelik bir gösteri olduğuna dair bir algı var. Sizce de böyle mi? Dünyada bu konuda, gölge oyunları üzerine genel fikirler nelerdir? Uluslararası festivallere katılıyorsunuz, başka bağlantılarınız da vardır muhakkak.

Emin Şenyer: Türkiye’de böyle algılanıyor maalesef. Dünyada böyle değil. Çünkü insanlar okuyorlar, biliyorlar. Uluslararası kuklacılık ve gölge oyunu camiasında Karagöz çok iyi biliniyor. Size şöyle bir anımı anlatayım, Hamburg’da bir festivale davet edildik, düzenleyen adam bir Alman. Perde arkasına, tasvirleri yerleştirmek için, bir masa koyarız biz, elimizi uzatınca rahatça alabilmek için. Tasvirleri dizerken o organizatör, bir tanesini aldı “aa, bu Tuzsuz Deli Bekir değil mi?” dedi. Bakın bir Alman tanıdı. Şimdi biz bu tasviri alsak, şuradan geçen 100 kişiye sorsak bir kişi ya bilir ya bilmez hangisi olduğunu. Maalesef Türkiye’de bilinmiyor, insanlarımız, okumuyor, araştırmıyor.

Çocuk oyunu olarak bilinmesinin nedenlerinden biri de, özellikle ramazan ayında, belediyelerin düzenlediği etkinliklerin bir çoğunda, mali açıdan uygun olsun diye amatör insanlar getirtiliyor. Bunlar Kâr-ı Kadim dediğimiz geleneksel karagözü bilmezler ki. Ne yapıyorlar, ilkokul kitaplarındaki basit metinleri ezberliyorlar. Hepimiz biliriz.”Sana bir bilmece sorayım. Sor bakalım. Sarıdır, suludur”. Böyle 10 dakikalık metinleri ezberliyorlar, çıkıp bunları oynatıyorlar. O kadar yaygınlaştı ki bu. Osmanlıca da bir söz vardır. “Galat-ı meşhur, fasih-i lugata evladır”. Çok yaygın olarak bilinen bir yalan veya yanlış., çok fazla bilinmeyen bir doğruya tercih edilir. anlamına gelir. İnsanlara gerçek sanatçıları seyrettirmek yerine, işin ehli olmayan insanlarla çalışmayı tercih ediyorlar. Böylece Karagöz çocuk oyunu olarak biliniyor. Vizyonları o kadar.

Tuzsuz Deli Bekir tasviri

Tuzsuz Deli Bekir tasviri

Azime Özgen: Sizce Karagöz sanatçıları ülkemizde ve dünyada emeklerinin karşılığını maddi ve manevi olarak alabiliyorlar mı?

Emin Şenyer: Dünyada, özellikle gelişmiş ülkelerde alıyorlardır tabi. Ama bizim ülkemizde şimdilik böyle birşey yok.

Azime Özgen: Ne yazık ki ülkemizde, üniversitelerde Karagöz üzerine bir bölüm yok. Sizce Bu sanatı icra etmek isteyenler hangi yolu izlemeliler? Bildiğiniz alternatif eğitim kurumları var mı?

Emin Şenyer: Yok. Zaman zaman üniversiteler kısa kurslar düzenliyorlar. Beni da çağırıyorlar. Muğla üniversitesine gittim, birer haftalık, isteğe bağlı kulüp çalışması şeklinde eğitim verdim. 10-15 kişi katılmıştı. Katılan arkadaşların hepsi edebiyat fakültesinde okuyan, gelecekte öğretmen olacak insanlardı. Dolayısıyla bu katılımcılar amatörce de olsa Karagöz’ün nasıl oynatıldığını öğrendiler.

Azime Özgen: Hem yapım hem oynatım tekniklerini öğrettiniz mi?

Emin Şenyer: Evet. Şimdi hiçbir çakma Karagözcü onları kandıramaz. Çünkü biliyorlar.

Karagöz sanatını öğrenmenin tek bir yolu var, bir hayalinin yanında çırak olmak. Ben de öyle öğrendim. Benim ustam da , onun ustası da, hep öyle öğrenmişler.  Başka yolu yok. Benim ustam Metin Özlen, Unesco tarafından “yaşayan insan hazinesi” seçildi. 2009 yılında, Karagöz somut kültür mirası listesine alındı. Onun ustası, Ziverbey’de bir Kadiri Tekkesi’nin şeyhi olan Nuri Dede’ymiş. Hatta dede dermiş ona. Onun ustası da eski saray Karagözcüleri’nden Memduh Bey’miş. Çünkü sarayda da Karagöz oynatılıyormuş ve onlar mızıka-ı hümayun kapsamındaki, maaşlı devlet memurlarıymış. İşte böyle bir silsile yoluyla geliyoruz.     Şimdi adam bana telefon ediyor, “ben hayali falan filan” diyor. “Allah Allah, ben bu adı hiç duymadım, kimin yanında yetiştiniz?” diye soruyorum. Çünkü bana göre ilk sorulması gereken soru budur. “Ben tiyatrocuyum, çalıştım, kendi kendime yaptım diyor”. Onlara şunu söylüyorum. “Hani Karagöz ve Hacivatın ilk atışma bölümü vardır ya, ona muhavere denir”. Biliyorsa “biliyorum” der. “Orada Hacivat Karagöz’e sorar, ‘seni kim doğurdu, senin anam kim?’. Karagöz de ‘beni ben doğurdum’ der, sizinki öyle olmuş”, diyorum. Bozuluyorlar tabi.

Azime Özgen: Diğer geleneksel sanatlar gibi Karagözcülük’te de icazet gerekiyor değil mi

Emin Şenyer: İcazet dediğimiz şey eskiden varmış. Ahilik geleneğinde peştemal kuşanma denilen bir ritüel vardır mesela. Günümüzde yok tabi böyle şeyler. Artık usta “bu tamamdır” diyor. Zaten biz kırk kişiyiz birbirimizi biliriz.

Ustamın beni hayali olarak ilan etmesi şöyle oldu. İlk veya ikinci düzenlenen İstanbul Kukla Festivali’nde, ustamı Harbiye Şehir Tiyatrosu’na, Karagöz oynatmaya davet ettiler. Gösteriden sonra, o zaman iki kanalı olan TRT-2’den, Karagöz üzerine hazırlanan bir belgesel için çekime geldiler. Oyundan sonra fuayede bir röportaj yapıyorlardı, ben de uzaktan seyrediyorum. Sunucu,”kimseyi yetiştirdiniz mi?” diye sordu. Ustam, “Emin beyi yetiştirdim” dedi. Ben hiç beklemiyordum, çok şaşırdım.

Azime Özgen: Çok özel bir an tabi sizin için.

Emin Şenyer: Tabi ki, kuşkusuz öyle. “O artık bir hayali, çok güzel tasvir yapar” dedi Eskiden deriyi güzel işleyen insanlara saraç denirmiş. (Saraçhanebaşı semtinin adı da oradan gelir.) Bu sebepten ona Hayali Saraç Emin mahlasını veriyorum” dedi. O zamana kadar bana sağdan soldan ufak tefek işler geliyordu. Mesela Tarık Akan’ın taş mektebinden bir teklif gelmişti. Bana gelen işleri, öyle olması gerektiği için direkt ustama yönlendiriyordum. Ben onun yanında çırak olarak çalışırken, müstakil işler almam çok etik olmazdı. Sonra o röportajdan bir süre sonra yine bir iş geldi. Ustam “Yok, artık sen kendin yapacaksın” dedi. 20 seneye yakın bir zaman geçti, sadece bu işi yapıyorum. Geçinmek açısından çok kolay değil ama yine de hayatımızdan memnunuz.

 

Azime Özgen: Şu anda hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

Emin Şenyer: Kore’de, Türk Büyükelçiliği’yle birlikte, hem sergi yapıp hem oyun oynatacağız. Onun haricinde,sürekli, Türkiye’nin değişik bölgelerine gidiyoruz, oyunlar oynatıyoruz. Dünyanın farklı yerlerinden çağırıyorlar. Uluslararası güncel sanatçılardan değişik teknikler alıyoruz.

Mesela Salt’ta özel bir projede yer almıştık. Özel bir Karagöz gösterisi yaptık. Tema kentsel dönüşümdü. Yerlere serdik tasvirleri, Karagöz sahnesi bir inşaat şeklindeydi. O zamanlar Sulukule daha yeni alınmıştı çingenelerden, bu konuyu işledik. Hacivat gelip Karagöz’e “Burayı senden alalım, konforlu evler verelim sana ” falan diyordu. Bir İtalyan sanatçı ile birlikte çalışmıştık. Çok fazla duyuru yapılmadı, çünkü zaten bu insanların uluslararası bir çevreleri var ve hepsi birbirinden haberli. Biz bunu oynattığımız zaman dünyanın pek çok yerinden sanatçılar seyretmeye geldiler. Salt Beyoğlu’nun girişindeki salon tıklım tıklım doluydu.

Çok iğneleyici bir oyundu. Oyun içinde kısa bir film kullandık. Avare filmi var ya, oradaki Nergis’in dansını projeksiyonla gösterdik. Oyunun bir yerinde ben elimde dansöz tasviriyle sahneden dışarı çıkıyorum, seyircinin karşısına geçiyorum.Ve nergis seyircilere soruyor. “Ben bir kuklayım. Gördüğünüz gibi ben sadece bir kuklayım. beni ellerinde tutan adam da beni kuklacım. Ya sizin kuklacılarınız kim?” Böyle agresif bir oyundu. Hatta haberim yoktu ,benim bir akrabamın TKP’li oğlu gelmiş ve çok şaşırmış, bu kadar sert bir oyun beklemiyormuş.

Azime Özgen: Hala oynatıyor musunuz bu oyunu?

Emin Şenyer: Hayır orası için yapılmıştı. Bir kez de, Karaköy tarafında bir evin çatısında oynatmıştık. O figürleri bahsettiğim İtalyan sanatçı için yapmıştık. Bildiğim kadarıyla sahne ve tasvirleri Türk bir sanat kolleksiyoneri aldı. O kısmı beni ilgilendirmiyor.

Sonra, Yunan bir sanatçı kadınla, güncel bir sanat çalışması yaptık. Zamanında Rus-Osmanlı savaşını kazanan Ruslar Yeşilköy’e Ayastefanos anıtını dikmişler. (Ayastefanos, Yeşilköy’ün o zamanki adı.) Anıt birkaç yıl orada kaldıktan sonra Türk subayları bunu dinamitle yıkmışlar. Bunu canlandıran bir oyun yaptık, ama oynamadı, sadece film olarak kaldı. Güncel sanatçılar bu formata daha çok önem veriyorlar. Film Avrupa’da, Belçika gibi bir çok yerde gösterildi. Zaten o hanım Hollanda’da, Maastricht’te yaşıyordu .Buralarda da gösterildi. Bu tarz  projelerimizde oldu.

Azime Özgen: Karagöz hakkında söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?

Emin Şenyer: İnsanlar her konuda ve her anlamda kaliteye dikkat etseler çok iyi olur. Toplum olarak kalite kavramını algılamamızda bir problem var. Bu bizim Karagözümüze de yansıyor ister istemez. İnşallah düzelecektir diye umut ediyoruz, başka yapabilecek bir şeyimiz yok.

Azime Özgen: Güzel sohbetiniz için çok teşekkürler Emin Bey.

karagoz_at_gostermelik

Emin Şenyer’e ait bir at tasviri

Not: “Kukla Sanatı” konulu mini dizime ait, diğer yazıları ve röportajları üzerilerine tıklayarak okuyabilirsiniz:

Türkiye’de ve Dünyada Kukla Sanatı

Geleneksel Gölge Oyunumuz Karagöz ve Hacivat

Cengiz Özek Röportajı

-Asuman Sübay Röportajı

-Pınar Akpınar Röportajı

 

Cengiz Özek Röportajı

Geçen hafta“Türkiye’de ve Dünyada Kukla Sanatı” ve “Geleneksel Gölge Oyunumuz Karagöz” isimli yazılarımla başladığım mini dizime, ünlü hayâlî Cengiz Özek ile yaptığım röportajla devam ediyorum.

Bu yıl 19.su düzenlenecek İstanbul Kukla Festivali‘nin de kurucusu ve yönetici olan, çok yönlü sanatçı Cengiz Özek ve Karagöz sanatı ile ilgili daha fazla bilgiye cengizozek.com adresinden ulaşabilirsiniz.

cengiz özek

Cengiz Özek

Azime Özgen: Cengiz Bey, aslında çok zengin bir kukla kültürümüz var. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar geleneksel gölge oyunumuz Karagöz, mistik ve siyasi taşlama içeren metinleriyle yetişkinlere hitap ederken, sonrasında bir çocuk oyunu haline geldi ve giderek de önemini kaybetti. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Cengiz Özek: İmpartaratorluğun son dönemlerinde, özellikle tanzimattan sonra, batı tarzında tiyatronun yavaş yavaş İstanbul sınırları içine girmesi, bu tür sahne sanatlarında seçkiyi çoğalttı. Ayrıca çok uzun süren Kurtuluş Savaşı dönemi var. O zamanlarda insanların değil eğlenmeye yemek yemeye parası yoktu. Tabi savaş sırasında bir kaç Karagözcü de kayboldu.
Cumhuriyetle birlikte geleneksel sanatların neredeyse tamamı tu kaka edildi. Tamamen batı normlarında sanat yapılması teşvik edildi. Hiçbir birikimimiz yokmuş gibi sıfırdan başladık. Türk sanatı fakirmiş gibi algılatıldı. Özellikle de tiyatroda… André Antoine ve Carl Ebert davet edilerek tamamen batılı tarzda eğitim veren “Ankara Konservatuarı” kuruldu. Stanislavski ekolünde bir stil geliştirildi. Bu kurumda geleneksel formdaki Türk tiyatrosu öğretilip anlatılmadı bile. “Aydın yazarlar” ise Karagöz’ü edepsiz, küstah ve kaba bir sanat olarak algıladılar ve yazılarında böyle bahsettiler. Bir takım devlet kurumları ise Karagöz’ü işlerine yaraması için propaganda amaçlı kullandılar. Mesela “Karagöz Ankara’da”, “Karagöz Vals Yapıyor” gibi didaktik oyunlar yazıldı. Yerli malları haftası gibi yerlerde kullandılar. Bunlar halkı soğuttu, çünkü didaktik şeyler her zaman sevilmiyor. Sonunda modanın rüzgarı bambaşka bir yere, batıya kaydı.
İşin ilginci belki de hükümetin etkisiyle,son on küsur yıldır, yeniden kendi öz kültürünü arayan bir nesil kendi kendine ortaya çıkmaya başladı. Günümüzde bunlara değer veren, geleneksel formdaki sanatların öğretildiği, sergilerinin açıldığı bir dönem başladı. Fakat o kadar uzun süre yok sayıldı ki bu sanatlar, aradaki onca yılı geçip, günümüze taşıyabilen sanatçı sayısı maalesef çok çok az. Geçmişte kalan şeylerin taklitleri yapılıyor. İşte belki de benim Karagözümün farkı burada ortaya çıkıyor. Ben mümkün olduğunca, aradaki o yüz yıllık boşluğu aşıp günümüzü yakalamaya çalışan Karagözcülerden biriyim. Sanırım onun için de bir çok uluslararası fetivalden bir çok davet ve ödül alabiliyorum.

Azime Özgen: Sizce bir Karagöz oynatıcısı mutlaka aynı zamanda tasvirleri de hazırlamalı mıdır? Yoksa ikisi farklı uzmanlık alanları olabilir mi?

Cengiz Özek: Çok gerekli değil ama keşke ikisini aynı kişi yapabilse diye düşünüyorum. Ama tiyatroda da olduğu gibi ortak çalışmalar da yapılabilir. Sonuçta her sahneye çıkan kendi kostümünü ve dekorunu hazırlamıyor. Ama kuklacılık biraz daha farklı, çünkü siz kuklayı yaparken en güzel nasıl oynayacağını, neresinin hareket edeceğini bilirsiniz, hissedersiniz. Bir de bunu oynatan kişi olursanız çok daha iyi oturur ve kukla daha iyi oynar.Çünkü tamamen ağırlık noktasıyla bağlantılı kuklanın hareketi. Karagözün şapkasının çıkması, tekrar düzelmesi gibi.
Özellikle ipli kuklada oynatıcının yapmasında fayda vardır. Öte yandan bu konuda uzmanlaşmış bir kişinin figürü çizip yapmasının da başka avantajları var. Mesela profesyonel bir tasarımcı tekstteki karakteri en iyi yansıtan çizimi yapabilir. Yani kesin bir şey söyleyebilmek zor. İki seçeneğin de avantajları ve dezavantajları var. Keşke ikisini de yapabilecek yetenekte kuklacılar olsa ki bunlar her zaman daha başarılı oluyor.

Azime Özgen: Siz geleneksel metinleri ve yapım tekniklerini mi kullanıyorsunuz. Yoksa kendinize ait olanları mı?

Cengiz Özek: Benim uzmanlık alanım Karagöz üzerine. Tabi ki diğer kuklalarla da çalışmalarım oldu ama daha çok gölge kuklası yapıyorum. Mümkün olduğunca geleneksel tekniği kullanıyorum çünkü o mükemmeliyete ulaşmış. Onu yeniden keşfetmenin anlamı yok ama günümüz multimedyalarını, yansıtma tekniklerini, ışık kaynaklarını kullanmak Karagöz’e başka türlü bir katkı sağlayacaktır. Şimdi son oyunum için farklı bir çalışma yapıyorum. Açılır kapanır dekorlar kullanacağız. İki dekorun arasında kalıp yalnız kalan Karagözün yanına bir hamleyle başka tipler gelebilecek. Bu tarz, daha çok oyun ve perde üzerindeki anlatım ve aktarımda değişik tarzları denemeye çalışıyorum. Figür yapımında ise geleneksel formları ve yapım tekniğini kullanıyorum. Burada da günümüzün boya seçkisini kullanıyorum.

Azime Özgen: Sadece kök boyaları kullanmıyorsunuz o zaman

Cengiz Özek:Sadece kök boya kullanılabileceğine inanmıyorum. Günümüz boyalarının sonsuz seçkisi var. Bildiğiniz gibi, zaten mürekkep 17. yüzyılda çıkmış, Karagözde de mürekkep kullanılmış gibi geliyor bana. Mesela mutlaka cevizi kaynatıp kahverengi elde etmişlerdir, sarı da zerdeçalla kolayca elde edilebir. Bunun dışında tespih böceği almak, kaktüs kaynatmak, çok meşakkatli işler. Halı boyamakla karagöz boyamak arasında fark var. İp boyayı emer ve renk belirgin hale gelir ama onu da sabitlemek için morgan denilen şeyler kullanılır. Boyalar koyun pisliği, şap gibi birçok şeyle kaynatılır ki sabitlensin. Renkler uçar gider yoksa. Hem kök boya sanıldığı gibi kalıcı değildir güneşte solar, onu bir takım şeylerle desteklemek gerekir.
Karagözü boyarken deriyi kaynatamayız ki. Deriye boyayı çok sürersen ıslanacağı için şişer ve delikler kapanır. Yapıyorum diyenler var, belki kendilerine göre teknik geliştirmişlerdir ama ben aşağı yukarı kırk yıldır bu işi yapıyorum ve buna inanmıyorum. Geniş anlamda kök boya kullanılamaz. Zaten alternatifini oluşturacak boyalar 17. yüzyıldan beri var. Kaldı ki hattatların hepsi siyah ve kırmızı mürekkebi kullanır.

Azime Özgen: Peki sadece geleneksel metinleri mi kullanıyorsunuz?

Cengiz Özek: Metinleri kendim yazıyorum. Eskilerini artık oynatmıyorum. Oynatacaksam da onları modernize edip günümüzle uyum içinde olmasını sağlıyorum. Yoksa mümkün değil o haliyle seyirciyle buluşması. Bir mesajı olmalı, yeni bir şey söylemeli oyun. Bu mesaj da didaktik değil görsel olmalı.
Karagöz’ün dört ana bölümü vardır: Giriş, söyleşi, ana oyun ve bitiş. Bunlar bütün oyunlarımda mevcut ama fasıl bölümleri yeni. Çevre kirliğini anlatan Çöp canavarında olduğu gibi. “Büyülü ağaç” isimli oyunum da ağaç kesmeme üzerine. Yeni hazırladığım “Sihirli Lamba”da da dostluk ve kardeşlik teması işleniyor. Bunu da görsel hareketlerle, jestlerle iletmeye çalışıyorum.

karagoz

“Büyülü Ağaç Oyunu”ndan bir sahne

Azime Özgen: Ülkemizde Karagöz ve Hacivat’ın çocuklara yönelik bir gösteri olduğuna dair bir algı var. Sizce de böyle mi? Dünyada bu konuda, gölge oyunları üzerine genel fikirler nelerdir?

Cengiz Özek: Evet, Karagöz ülkemizde çocuklara yönelik hale geldi, naif yapısı da biraz buna neden oluyor. Ama büyükler de rahatlıkla seyredebilirler. Bizim festivalimizde kulandığımız slogan da “İçinizdeki çocuğu çıkarın”. İçindeki çocuğu keşfetmek isteyen herkesin izleyebileceği sanatsal etkinliklerdir bunlar. Onun için sadece çocuklarla sınırlanmaması gerekir diye düşünüyorum. Tabi eskiden çocuklara yönelik değildi, konuları itibariyle büyüklere yönelik oyunlardı. Günümüzde herkesin seyredebileceği oyunlar haline gelmiştir.
Dünyada ise bildiğiniz gibi gölge oyunu Asya’da çok önemlidir. Gölge oyununun çıktığı varsayılan Endonezya, Hindistan, Tayland gibi ülkelerde gösteriler bizdeki gibi oyun formatında değil dini ritüel şeklindedir. 9 saat sürer. Mahabharata gibi dini metinler kullanılır. Bizim mevlüt törenlerine benzetebiliriz. Evlilik, ergenliğe geçiş gibi özel günlerin sonunda ve adak adanması durumunda oynatılır. Gece 7-8 gibi başlar sabaha kadar devam eder. Seyirci oyunun tamamını seyretmeyebilir, insanlar salona girip çıkabilirler. Kadınlar ve erkekler ayrı ayrı otururlar. Perde arkasında müzisyenlerden ve oyunculardan oluşan geniş bir kadro vardır. “Gamelan” denilen bir müzik eşliğinde oynatılır. müzisyenler oyun esnasında çay içip yemek yiyebilirler.
Çin’de ise oyun formatındadır. Çin gölge oyununun Moğol kökenli olduğunu düşünüyorum. Belgelerim yok ama kanaatim öyle. Çok ortak noktaları var. Gösteriler burada 45 dakika ile bir saat arasında sürer. Konular genellikle sosyal olaylar, örf ve adetler üzerinedir. Karagöz’de olduğu gibi, hikayeler gerçeküstü olaylar üzerine kurgulanmıştır.
Asya’daki gölge oyununu da artık çocuklar seyreder hale gelmiştir. Endonezya‘da ve Hindistan‘da ritüel olduğu için herkes seyrediyor.
Avrupa’da geleneksel bir gölge oyunu yok zaten, tamamen özgün oyunlar var. Daha çok tepegözler, projeksiyon makineleri kullanılıyor. Büyük perdelerde yapılıyor. Çocuklara veya büyüklere yönelik olabiliyor.

Azime Özgen: Sizce Karagöz sanatçıları ülkemizde ve dünyada emeklerinin karşılığını maddi ve manevi olarak alabiliyorlar mı?

Cengiz Özek: Ülkemizde profesyonel olarak zaten çok fazla gölge oyunu sanatçısı yok, bir kaç kişiyi geçmez. Aslında ilgilenen insanlar var. Türkiye’de sistemli ve iyi bir gösteri yapılırsa, emeğinin karşılığını alır. Bence dünyada da alıyorlar . Özellikle Endonezya’daki gölge ritüeli sanatçıları gösteriler karşılığında çok ciddi paralar kazanırlar, ülkenin en zenginleri sayılırlar
Avrupa’da da herhangi bir işte çalışan insanlar gibi rahatça hayatlarını kazanırlar. Bir de her gün oynamıyorlar tabi, tüm vakitlerini bu iş için harcamazlar.

Azime Özgen:Ne yazık ki ülkemizde, üniversitelerde Karagöz üzerine bir bölüm yok. Sizce bu sanatı icra etmek isteyenler hangi yolu izlemeliler? Yurt içinde veya dışında alternatif eğitim kurumları var mıdır?

Cengiz Özek: Mesela ben bu yıl, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Türk Gölge Tiyatrosu üzerine ders vermeye başlıyorum.

Azime Özgen: Ne güzel. Ne şanslı çocuklar.

Cengiz Özek: İnşallah öyledir. Çok mutlu olacaklarını düşünmüyorum. İnsanların üzerinde, cumhuriyetin ilk yıllarındaki o algı devam ediyor. “Bu işle uğraşanlar gericidir” algısı var nedense. Ben konservatuarda okurken kendi meslektaşlarımın ve arkadaşlarımın da bana bu gözle baktıklarını çok iyi biliyorum. Çünkü okuduğum bölüm dışında Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nde, tezhip minyatür ,restorasyon ve süsleme sanatları üzerine de eğitim alıyordum.
Dünyada çeşitli yerlerde kurslar açılıyor, internet yoluyla öğrenebiliyorsunuz. Hem d çok açıklayıcı kitaplar satılıyor, incelenip bunun üzerinden bir noktaya varılabilir. Ülkemizde de zaman zaman Karagöz üzerine atölye çalışmaları yapılabiliyor, bunlara katılınabilir.Tabi bunlar masraflı işler, kolay değil.

Azime Özgen: Ama bu atölye çalışmaları profesyonel değil gibi geliyor bana.

Cengiz Özek: Evet, değil. Ülkemizde bugüne kadar çok profesyonel bir gölge oyunu atölyesi açılmadı ülkemizde. Açılabilir mi? Mümkün. Mesele şu, siz atölyeyi açınca yeterli sayıda kişi katılacak mı? Kiralanan mekanın bedeli karşılanabilecek mi? Ya da yurtdışından getireceğiniz hocaların masrafları kursiyerler tarafından karşılanabilecek mi? Ben inanmıyorum, bu yüzen de bugüne kadar girişmedim bu işe. Kursa gelen kişi de düşünüyor ki: ben buradan Karagöz sanatçısı olarak çıkar mıyım? Çıkarsam naparım? Bunun cevabını bulamadığı için de gelmek istemiyor.Bu sebepten insanlar amatör kurslara gidip, karagöz delmeyi öğrenip hobisiyle hayatına devam ediyor gibi geliyor bana.

Azime Özgen: Karagöz ve kukla festivali hakkında söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?

Cengiz Özek: Bu yıl 19.sunu yapıyoruz festivalin. İlk başladığımız günden bu yana çizgimiz değişmedi. Zaten festivallerin amacı da budur. En uç gösterilerden en geleneksel gösterilere kadar oyun seyretmek mümkün festivalimizde. Kuklayla yeni tanışan bir insan bizim festivalimizi baştan sona seyrettiğinde kukla sanatı hakkında bilgi sahibi olabilir.
Bu yıl hazırladığımız seçkide, dünyanın farklı yerlerinden 20 ayrı grup, 70 kez perde diyerek seyirciyle buluşacak. On beş gün için oldukça iyi bir sayı. Günümüzde 70 oyunu on beş günde seyirciyle buluşturmak ve doldurmak gerçekten zor bir iş. Ülkemizde hiçbir tiyatro yılda 70 kere perde açamıyor. Bu alkışlanacak bir durum. Hatta bu kadar ilgi gösterdiği için seyircinin alkışlanması gerekiyor. Bütün oyunları doldurabiliyor, demek ki bir istek var. Bu yüzden bu festivali yapmaktan dolayı son derece mutluyuz. Keşke daha geniş bir zamana yayabilsek ama nefesi bu kadar yetiyor seyircimizin.
Aslında bütün bu festivali yapmakta Karagöz’ü tanıtma amacı yatıyor. Yalnız Türkiye’ye değil bütün dünyaya. Bugüne kadar 250’nin üstünde grup ağırladık ve 2000’in üzerinde kukla sanatçısını İstanbul’a davet ettik Hepsi Karagöz’le tanıştılar ve kendi ülkelerinde böyle bir sanat varmış diye anlatabilecek durumdalar.

Kültürler arası etkileşimin Karagöz açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü çok geniş bir coğrafyaya sahip Karagöz. İmparatorluk sınırları içinde İstanbul’dan başlayıp Suriye, Mısır, Lübnan Filistin, Ürdün, Libya, Tunus, Kıbrıs, Yunanistan ve Balkanların bir çok noktasında karagöz oynatılmış, oradaki kukla geleneğini yeniden yapılandırmış, hatta adını vermiştir. Günümüzde hala Yunanistan’da “Karagiozis,” Suriye’de “Karagöz ve Ayvaz”, Mısır’da da “Aragoz” adıyla oynamaya devam etmektedir. Onun için bu festivali Karagöz’e armağan ettik.
Bütün bu çalışmalarımızın neticesinde çok önemli bir projemiz var. Bir Karagöz müzesini, atölyesini ve oyunlarının oynanadığı tiyatro salonunu içine alan değişik bir konsept yaratmak istiyoruz, hedefimiz bu.

Azime Özgen: Çok teşekkür ediyorum Cengiz Bey.

19. İstanbul Kukla Festivali’nde sahnelenecek Cengiz Özek oyunları:

“Büyülü Ağaç
16 Ekim Pazar 14:00 Küçükçekmece Sefaköy KSM.
18 Ekim Salı 10:30 Caddebostan Kültür Merkezi
23 Ekim Pazar 14:00 Küçükçekmece Cennet KSM.
27 Ekim Perşembe 11:00 Akbank Sanat
30 Ekim Pazar 14:00 Küçükçekmece Atakent KM.

“Çöp Canavarı”
19 Ekim Çarşamba 10:10 Terakki Okulları
19 Ekim Çarşamba 13:10 Terakki Okulları
20 Ekim Perşembe 14:00 Küçükçekmece Cennet KSM.
28 Ekim Cuma 11:00 Akbank Sanat

Not: “Kukla Sanatı” konulu mini dizime ait, diğer yazıları ve röportajları üzerlerine tıklayarak okuyabilirsiniz:

Türkiye’de ve Dünyada Kukla Sanatı

Geleneksel Gölge Oyunumuz Karagöz ve Hacivat

Emin Şenyer (Nam-ı diğer Hayali Saraç Emin) Röportajı

Asuman Sübay Röportajı

-Pınar Akpınar Röportajı

Yahşi Baraz Röportajı

Bugün sizinle, Türkiye’nin ilk galericilerinden Yahşi Baraz‘la, 2010 yılında yaptığım röportajı paylaşmak istiyorum. Aslında bu bir ödevdi. Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi‘nde öğrenciyken başıma güzel bir şey geldi ve hem başarılı bir ressam hem Sanat Galericileri Derneği Başkanı olan Doğan Paksoy, “Görsel Anlatım ve Tasarım” dersini vermeye başladı. Keyifli geçen derslerde ondan çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. Doğan Hoca ilk dönemin sonunda bizden bir galerici ile röportaj yapmamızı istemişti. Ben de Türk Galericiliği’nin duayeni olan,   Galeri Barazın sahibi Yahşi Baraz’la görüşmek istedim. Hocam da beni kırmadı.
Yahşi Baraz’ın, Türkiye’nin ilk galericilerinden olmasının yanı sıra seramik eğitimi alması nedeniyle, ondan öğreneceğim çok şey olduğunu düşünüyordum. Gerçekten de Kurtuluş’taki Baraz Apartmanı’nda, Yahşi Bey’le yılların kattığı bilgi birikimi ve geniş görüşüyle çok keyifli bir sohbet gerçekleştirmiştik. Kendisi de bu röportajı bir yerde yayımlamam konusunda beni yıllardır yüreklendirse de hiç fırsatım olmamıştı. Şimdi altı senedir bilgisayarımın hafızasında duran bu güzel sohbeti sizlerle paylaşıyorum

yahsi-baraz

Yahşi Baraz (Newyork-2016)

Azime Özgen: Yahşi Bey, sanat eğitimi almış bir insan olarak bilgi birikimlerinizi kullanarak da olsa ticaret yapıyorsunuz. Dolayısıyla belki de eser seçimi ve fiyatlandırma gibi konularda kârlılık hesabı yapıyor, çalıştığınız sanatçılarla işveren çalışan ilişkisi kurmak zorunda kalıyorsunuz. Sanatçı kişiliğinizle tüccar kişiliğinizin çatıştığı oluyor mu?

Yahşi Baraz: Aslında 1976 yılında üretim yapmayı bıraktım. 1964-1969 yıllarında, o zamanki adı Güzel Sanatlar Akademisi olan Mimar Sinan’da öğrenciydim. 1969’dan sonra kısa bir askerlik devrem oldu. 1971 yılında İstanbul’da bir seramik atölyesi açtım. 1976’da atölyemi kapatarak seramiği bıraktım. Yani bir yerde sanatçı kimliğimle galerici kimliğim uyum sağlamadığı için tercih yaptım. Çünkü sabahleyin seramik yapıp öğleyin satmak çok saçma bir şeydi. Tek taraflı bir hayata giriş yapıp orada yoğunlaşmak gerekiyordu.

Azime Özgen: Çok genç yaşta galerici oldunuz yani.

Yahşi Baraz: 30-31 yaşlarında seramik üretimini tamamen durdurup bu işe başladım. Galericiliği Amerika’da öğrendim. 1975’den itibaren alım satımla ilgilenmeye başladım. Çıkardığım anı kitabımda da o dönemi ayrıntılı olarak anlattım. Tabi ki sanatsal bilgim konusunda da iddialıyımdır. Eleştirel seçimler yaparak, Türkiye’nin önde gelen sanatçılarıyla çalıştım ve bu şekilde 35 seneyi doldurmuş oldum.

Azime Özgen: Seramik üzerine eğitim aldığınızı biliyoruz. Çömlekçiliğin ilk olarak M.Ö.7000 yılında, Anadolu’da başladığı tahmin ediliyor. Bu topraklar, Sümer’den Hitit’e, Doğu Roma İmparatorluğu’ndan Osmanlı’ya çok geniş bir seramik kültürüne sahipken ülkemizde bu sanatın hak ettiği yerde olmamasını neye bağlıyorsunuz?

Yahşi Baraz: Seramik aslında bir malzemedir ve sanat olarak da kabul etmek doğru değildir. Çünkü plastik sanatlar dediğinizde resim ve heykel akla gelir. Bir vitray, bir seramik, bir kaligrafi artizanal üretimlerdir. Yani seramik sanat değildir. Binlerce senedir bütün dünyada da yapılır. “Çağdaş seramik” kavramı da son yıllarda ortaya çıkmıştır.

Azime Özgen: Şu anki Türk sanatının yerini dünyada nasıl görüyorsunuz ve nerelere gelebileceğini düşünüyorsunuz?

Yahşi Baraz: Batılılar sanat için çok çaba harcamışlar. Yağlıboya resim sanatı 12. 13. yy‘dan itibaren başlamış. Yani adamlar 600 senedir de sanatı geliştirecek çalışmalar yapıyorlar. İtalya, Fransa gibi ülkelerde müzeler kurulmuş, koleksiyonlar yapılmış, sanat üzerine yazılar yazılmış. Sanatçılar yüzlerce, binlerce, milyonlarca eser üretmişler.
Mesela heykel sanatını ele alalım. Hıristiyan mezarlıklarında her mezar taşının üzerinde bir heykel vardır ve bu heykel sanatının gelişiminde büyük rol oynamıştır. Yani hep üretim yapılmış ve bu şekilde sanat gelişmiştir.
Yahut kiliselerdeki ikonları düşünün, çocuklar küçük yaşta oraya gidiyorlar, dua ediyorlar ve o ikonları görüyorlar. Bir tarafta da müzik var. O çocuklar ileriki yıllarda ya bir sanatçı, ya bir sanat hamisi, ya da bir sanat kritikçisi oluyorlar, büyük müzeler kuruyorlar. İşte bütün bunlar sanatla ilgili gelişimi etkilemiştir.
Türkiye’de böyle bir gelişme olmamıştır. Gerçi, son 200 yılda Osmanlı’da başlayan batılılaşma süreci, Cumhuriyet döneminde giderek daha büyük gelişmeler göstermiştir. Toplumun bir kesimi Avrupa’ya entegre olmaya çalışırken, bir kısmı da İslam toplumu olarak kalmak istemektedir. Yani büyük bir çelişki vardır. Aslında bana sorarsanız Türk insanının batılılaşma isteği de pek yok, kendi inançları içinde yaşamak istiyorlar. Bugün bir istatistik yapsanız Avrupalı olmak isteyen belki % 5-10 çıkar, ki bu kişiler de sanatla bağlantılı kişilerdir. Toplumun geneli ise böyle bir istek içerisinde değil. Bütün bunları da ciddiye almamız lazım, çünkü toplum tarafından destek görmeyen hiç bir şey gelişmiyor.
Tabi bunu söylerken başka bir açıdan da bakmak lazım. Kominikasyonun olmadığı eski dönemlerde, mesela Roma Döneminde papazların Roma’dan Hollanda’ya gitmesi 3,5 ay sürermiş, çünkü güvenlik olmadığı için gündüz gidiyorlar, gece çadır kuruyorlar ve sabahı bekliyorlar. Toplumlararası ilişkiler çok azmış. Bugün artık dünya çok kutuplu olmuş vaziyette, bir ülke başka bir ülkeyi kültürel olarak, yaşam biçimi olarak, teknolojik olarak etkiliyor, yani her konuda birbirlerini etkiliyorlar. Bugün Cape Town’daki tıbbi bir buluş tüm dünyaya bir anda yayılabiliyor. Bu sanatı da beraberinde getiriyor. Artık sanatçı bütün dünyaya entegre olmak zorunda. O zaman ne yapmamız lazım, bütün kültürlere açık yaşamamız lazım. Yani içe kapalı yaşam değişiyor, bizim nesil belki sondur. Biz Türkiye olarak kapalı bir ülkeydik. Yurtdışına çıkış yasaktı, yanınızda 200 dolardan fazla para çıkaramıyordunuz, hapse giriyordunuz, öyle bir dönemdi. 70’li yılların sonundan itibaren Turgut Özal’la birlikte bir değişim oldu ve o değişim giderek daha da fazlalaşıyor.
Türkiye’de bu gelişmeyi engelleyen faktörlerden birincisi etnik çatışmalar, sen Ermenisin, sen Rumsun, sen Türksün, sen Kürtsün diyorlar. Bir de dinci laik meselesi var. Bunu hep yabancı ülkeler önümüze getiriyor, politik kararlarla bu çatışmaları körüklüyorlar, bir takım adamlar da bunun bayraktarlığını yapıyorlar. Ülke karışık vaziyette ve bu karışıklık sanatı da olumsuz yönde etkiliyor. Türkiye bir refah toplumu olarak gelişebilirse, çevresiyle bir dostluk kurarsa, insanlar etnik olarak birbirini küçümsemezse, birbirleriyle fikir alışverişi yaparsa, hem ekonomi, hem de sanat gelişecektir. Fakat bugüne kadar bu olmadı, benim görüşüme göre de biraz şüpheli. Mesela ben 66 yaşındayım, çocukluğumdan beri aynı şeyler oluyor. Sadece ekonomide ufak gelişmeler oldu, belki biraz binalar yenilendi. Siz atmışlı yılların İstanbul’unu bir görseydiniz, her yer dökülüyordu. O zamanlar milli gelir 100 ila 500 dolar arasındaydı . Fukara bir ülkeydik Şu son 10-15 senede teknoloji, mimarlık gibi alanlarda bir değişim gerçekleşti, o da dünya değiştiği için oldu. Bir artı para Türkiye’ye girdi. Aslında sadece görsel bir değişim oldu, kültürel değişim olmadı. Mesela bugün mikrofonu elinize alın, Beyoğlu’na çıkın, İbrahim Çallı’yı kimse bilmez, işte bu kadar basittir olay. Burhan Doğançay kimdir desen onu da bilmezler.

yahşi baraz ve burhan dogancay 2010

Yahşi Baraz ve Burhan Doğançay-2010

Azime Özgen: Son gelişmelerden sonra belki Burhan Doğançay’ı bilirler artık. (2009 yılında, Doğançay’ın tablolarından “Mavi Senfoni”, Yıldız Holding yöneticisi Murat Ülker tarafından 2,2 milyon TL’ye alınmıştı.)

Yahşi Baraz: Onu da bilmezler. Bir arkadaş bir istatistik yaptı, Ayvalık’ta yoldan geçenlere sordu Bedri Baykam kimdir diye, milletvekili dediler. Onu da babası CHP’li Suphi Baykam’dan hatırlıyorlar. Bedri Baykam’ı bilen yok, böyle komik bir durum var.
Fakat toplumlar öyle 5-10 senede gelişmez, 100 senede, 200 senede gelişirler. Mesela İngiltere dünyanın bir numaralı ülkesidir, aslında bütün medeniyet İngiltere’den çıkmıştır, ilk müzeleri onlar kurmuştur, savaş sanayisini de, teknolojiyi de hep onlar kurmuştur. Bir ara bütün dünyaya hükmediyorlardı. Çünkü koloni kuruyorlardı. Hindistan’ı işgal ettiler, Afrika’yı aldılar, Ortadoğu’yu karıştırdılar, yani dış siyasetlerini çok iyi dengeliyorlar. Ondan sonra, son 200 yılda güç Amerika’ya geçti. Amerika ne yaptı, askeri gücü, ekonomik gücü, siyasi gücü ve kültür gücünü bir araya topladı. Bunların hepsi bir arada olmadan zaten bir şey yapamazsınız. Hepsi bir arada olmazsa hiçbir şey olmaz. Yani Türkiye gibi olur. Mesela uçak alıyoruz, üretici daha sonra yedek parçasını yollamazsa uçak kaldırılamıyor. Giden bir uçağı uzaktan kumanda ile bozabiliyorlarmış bile, ama mecburuz satın almaya.
Avrupa Birliği’nde 27 ülke var bugün. Bildiğim kadarıyla yıllık bütçelerinin %5’ini orduya veriyorlar. Bizde % 25-35 arasında değişiyor, çok büyük bir rakam. O para kültür ve eğitime gitse çok daha müthiş bir toplum oluruz. Çünkü biz çok zeki insanlarız, çok iyi mimarlar ve mühendisler yetiştiriyoruz. Yapılan istatistiklere göre Türkiye en iyi mühendis yetiştiren ülkelerden biri. Birçok dünya firmasında Türkler çalışır.
Şimdi aslında sanat öyle bir şeydir ki, geliştirmek için sosyolojik araştırmalar yapmanız lazım. Türkiye sosyolojik olarak, milli gelir olarak, insan yapısı olarak nasıl bir ülkedir diye tüm faktörleri değerlendirmeniz gerekir. Sadece sanat nasıldır diye bakarsanız çok fukara bir şey çıkar karşınıza. Mesela deminki suale yavaş yavaş giriyoruz. 200 seneden beri Türk sanatçıları yurt dışına, Fransa, Almanya, Amerika gibi ülkelere giderler. Fakat hiçbiri dünya müzelerine girememiş durumda. Belki 1-2 eser, onlar da hediye mi edildi, bilinmiyor.

Azime Özgen: Evet, sanatçıları tarafından hediye edildikleri söyleniyor.

Yahşi Baraz: Onu fazla kurcalamayacaksın. Ama böyle majör müzelerde sergi açamadılar. Demek ki 200 senede yüzlerce de ressam yetişmesine rağmen, oraya gittikleri zaman gerekli diyalogları kuramıyorlar.

Azime Özgen: Yani Türk Sanatçılar Avrupa’da tutunabilirlerdi diyorsunuz. Avrupalı’nın Orta doğulu antipatisi onları engellemedi. Çevre kuramamalarıyla, belki de yetenekleriyle alakalı bir durum mu bu?

Yahşi Baraz: Başka türlü faktörlerde var. Batılı toplumlar aslında çok önyargılılar. 64-65’ten beri Avrupa’da, Amerika’da dolaşan bir insanım. Sanat uzmanları, küratörler gibi birçok insanla tanıştım. Resmin kendilerine ait bir yaratıcılık olduğunu düşünüyorlar. Yağlı boya tablo zaten bizden çıkışlı diyorlar.

bedri-baykam-yahsi-baraz-new-york-1988

Yahşi Baraz ve Bedri Baykam- New York, 1988

Azime Özgen: Türkiye’de sanata gereken önemin verilmeyişinin en büyük nedenlerinden biri olarak, Osmanlı Dönemi’nde dini kurallardan dolayı getirilen yasaklar gösterilir. Halbuki, o dönemde yapılan minyatür, tezhip, çini gibi bu topraklara özgü birçok sanat dalı vardı. Sizce Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayarak Cumhuriyet’le devem eden, batılı tarzda sanatçı yetiştirme politikasına ağırlık vermek yerine, yerel sanatlar modernize edilerek evrimleştirilselerdi, bugün durum ne olurdu?

Yahşi Baraz: Bu sual aslında bir panel sualidir. Yani düşünce adamlarının, sosyologların, sanat kritikçilerinin tartışması gereken bir konudur. Biz coğrafi konumumuz itibariyle, batılı anlamda plastik sanatlara çok geç başladığımız için, başka bir şey bulmamız lazım. Türkiye’de öyle bir üretim yapılmalı ki, bugüne kadar yapılmış dünya resim ve heykel sanatına bir katkıda bulunsun. Sanatçılarımız ancak o zaman önem kazanırlar. Ortaya çıkacak eserlerin 700 yıldır üretilen sanat eserlerinin hiçbirisine benzememesi lazım. O anlamda baktığımız zaman bütün Türk resmi tamamen batı kopyası olarak görülüyor dünyada. Maalesef bizdeki sanat kritikçileri ya da eğitimciler bunun üzerinde durmuyorlar, bütün hikâye bu. Burada kendi sanatımız hakkında çok radikal bir takım eleştiriler yapılması lazım. Öyle bir sanat eseri üretilecek ki, tamamen kendi kültürümüzün ürünü olarak dünya müzelerine bir katkıda bulunacak. Öyle bir eser henüz çıkmadı Türkiye’de. Ama 200 sene de az bir zaman, yani 200 sene kopya yapılabilir, belki 300. senede çıkacak böyle bir sanatçı. Şu an, ben de bizdeki tüm resim ve heykel üretiminin batı kopyası olduğuna inanıyorum. Fakat bunun küçümseyici bir şey olarak da ele alınmaması lazım.
Bir galerici olarak çok sıkıntılar çektim. Avrupa’da ve Amerika’da hiçbir Türk galericinin yapmadığı çalışmayı yaptım. 1975’ten itibaren onlara Türk resmini gösterdim. Aşağı yukarı 35 sene uğraştım. Her gittiğim yerde bütün kapılar suratıma kapandı, “bunlar kopya” dediler. Bizde kibarlık olsun diye birçok gerçek gizlenir, fakat gerçekleri gizlediğiniz zaman da gelişme olmaz. Gelişme istiyorsanız en net ve acımasız şekilde, gerek toplumu, gerek sanatı gerek bireyleri, eleştirmek gerekir ki ondan sonra gelen nesiller daha sağlıklı, daha bilinçli ve daha sağlam bir şekilde yere bassınlar. Aldatmacanın sonu yoktur. Tabi burada, bizim Türk kültürü ve Türk sanatı hakkında farklı düşünüyor batılı müzeciler. Onlara göre hat sanatı, kilim, minyatür, bakır, seramik gibi şeyler artizanal sanata giriyor. Artizanal sanat, zanaat anlamındadır. Osmanlı Döneminde yapılan eserlerin çoğu zanaat olarak değerlendiriliyor. Yani etnografik eser olarak görülüyor. Resim ise gerçek sanat olarak görülüyor.

Azime Özgen: Ama bir minyatür, bir hat, modernize edilseydi, o zaman sanat olmaz mıydı ve kabul görmez miydi? Bugün İranlı, Çinli ve Hintli sanatçılar dünyada çok önemli yerlerde, biz yapamaz mıyız? Biz de en az onlar kadar önemli bir kültüre sahibiz.

Yahşi Baraz: Onu yapamamışız. Çin aşağı yukarı 4000 senedir sanat yapıyor. Çinliler, bugün de dâhil olmak üzere hiçbir zaman Paris’e bakarak resim yapmamışlardır. Eserleriyle dünya sanatına katkı yapmışlar, onun için de şimdi 5-10 milyon dolara eser satılıyorlar Aynı şeyi İranlılar da yapmıştır, ama tabi her İranlı da değil. İçlerinden Zenderoudi çıkmıştır ve çok büyük bir isimdir. Bugün 1 milyon dolara resim satabilmektedir. Bir eser, dünyada 1 milyona alıcı buluyorsa, ancak o zaman bir anlam ifade eder. Ama Türkiye’de satılması bir şey ifade etmez. Bir Türk ressamının, başka bir Türk tarafından alınması bir pazarı olduğu anlamına gelmez. Yabancı şahıslar, yabancı müzeler aldığı zaman bir değeri vardır.

Azime Özgen: Türkiye’de çok az sayıda şehirde sanat galerisi var ve onları da nüfusun çok küçük bir yüzdesi takip ediyor. Bu ekonomik koşullar ve yıllardır uygulanan eğitim politikalarıyla ilgili olsa da bir galericinin ya da sanatçının birey olarak sanatı halka ulaştırmak için yapacağı şeyler var mı sizce?

Yahşi Baraz: Galeriler ticari kuruluşlar olduğu için, Amerikalılar’ın “non profit organization” dediği, kâr amacı gütmeden yapılan projeler, onlar için çok pahalıya mal olur. Burada yapılması gereken şey 80 şehirde birden sanat etkinliği yapmak ve sanatı Türkiye’de homojen bir şekilde yaymaktır. Bu henüz gerçekleşemedi. İstanbul’da 20000 dolara bir Komet alırsınız, başka bir şehirde hiçbir şey ifade etmez. Türkiye böyle bir gerçekle karşı karşıya. Fakat halkı eğitmek, sergiler açmak özel galerilerin hacminin dışında bir şeydir. Ancak vakıflar, müzeler böyle etkinlikleri bir program içerinde değişik şehirlere yayabilirler. Ve her gittikleri şehirde en az bir 10 kişi, 20 kişi sanat meraklısı çıkar.

Azime Özgen: Bir röportajınızda Kurtuluş’ta, Galeri Baraz açıldığından beri hiçbir komşunuzun, esnafın sizi ziyaret etmediğinizden bahsetmişsiniz. Siz hiç onlara gittiniz mi, konuşup yaptığınız işten bahsettiniz mi acaba?

Yahşi Baraz: Şu ana kadar da gelmediler. Hayır, öyle bir çalışmam da olmadı. Aslında kapı altından davetiye atmak lazım. Ama 25-30 sene önce, “tablo satılır”, diye evlerin altına ilan attım. Çok da güzel resimler çıktı.

Azime Özgen: Sizce Müzayedeler sanat piyasasını nasıl etkiliyor?

Yahşi Baraz: Müzayedeler çok geniş halk kitlelerine hitap ediyorlar. Son derece faydalı buluyorum. Yani galerilerin tanıtımı yıllarca yapılmamış durumdayken, müzayedeler birdenbire daha organize olarak çıktılar ve 90’lı yılların ortalarından itibaren, sanat piyasasında çok önem kazandılar. Alım-satım faaliyetleri galerileri çoktan geçmiş durumda. Müzayedelerde satılan eserlerin fiyatlarını, galerilerdeki fiyatlarla mukayese ettiğiniz zaman, alıcılara aşağı yukarı 7-8 misli daha pahalıya mal olduğunu görüyoruz. İnsanlar sanat eserlerini çok daha yüksek fiyata, oradan almayı rahatlıkla tercih ediyorlar. İstanbul’da herhangi bir galeri, o fiyatın yarısını bile koysa satamaz. Böyle çelişkili bir durum var. Mesela Avrupa’da, Amerika’da böyle bir durum yoktur. Sanatçıların belli fiyatları vardır, böyle büyük farklar olmaz. Böyle büyük fiyat farkları, nadiren çok özel resimlerde görülür. Nedenini bilemiyorum. Belki de orada gösteriş yapmak istiyorlardır. Kendini ispatlama duygusu olarak algılanabilir. Artık onu zaman belirleyecektir.

Azime Özgen: Son 6 yıldır AKP iktidarıyla birlikte Türkiye daha muhafazakâr bir ülke haline geldi. Bir sanat galericisi olarak bu iktidarın veya değişen toplumsal yapının olumsuz etkilerini gördünüz mü?

Yahşi Baraz: Aslında son 5-6 seneden bu yana Türkiye’de değişik bir rüzgar esiyor. Sermaye birikiminde de bir değişim görülüyor. Birçok eski işadamları servetlerini kaybettiler fakat Anadolu şehirlerinde de çok büyük bir parasal birikim oluştu. Yani büyük bir servet değişimi oldu. Bazı aileler servet kaybederken bazı aileler yavaş yavaş isim yapmaya başladılar. Anadolu’daki bu zenginleşen kesimin bir kısmı zaten büyük şehirlerde yaşamak istiyorlar. İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlere taşınıyorlar ve oradaki yaşam biçimlerinden etkileniyorlar. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde onların da sanat alıcısı olacağına inanıyorum.
Türkiye’de öyle sanıldığı gibi fundamentalist bir gelişim göremiyorum. Politikacıların bu dengeyi sağlaması gerektiğine inanıyorum. Türkiye bir İran modeli şeklinde gelişmeyecektir. Biraz muhafazakâr olarak da olsa da yine batılı biçimde bir gelişim olacaktır. Tabi bazı dini yönde gelişmeler de olabilir fakat tahmin ettiğim şey, bugün Anadolu sermayesi dediğimiz o zengin kesim mutlaka Türk plastik sanatlarına girecektir ve girmeye de başlamıştır. Aslında ben isterdim ki ülkemiz, Atatürk’ün kurduğu kurallar çerçevesinde gelişsin. Fakat Türkiye’nin yapısının da buna uygun olmadığını da görüyorum. Atatürk’ün çok ileri görüşlü bir insan olmasına, reformlar yapmasına rağmen -ki Atatürk’ün ölümünden sonra o reformlar çok durağan bir hale geldi – hemen ölümünden itibaren Türkiye’de bir gerileme başlamıştır ve o gerileme sefalet getirmiştir. Arkasından da ihtilaller gelmiş, daha sonra da dini grupların çok büyük bir özveriyle birbirine sarılarak güç kazanmaları başka bir estetik anlayışı yaratmıştır. Bu gruplar, cemaatleşme sayesinde arkalarına çok büyük bir sermaye almışlardır.. Bu cemaatlerin bireyleri kimlerdir, yaşam biçimleri nasıldır, sanata nasıl bakıyorlardır.bütün bunlar önümüzdeki 20-30 yıl tartışılacak konulardır. Onun için bugünden Türkiye’nin nereye gideceğini kestirmek de zordur.
Ancak bugünkü ortama baktığınız zaman, benim görüşüme göre ülkemiz Atatürk Türkiye’si olmaktan çıkmış durumdadır. Ben isterdim ki Batılı anlamda gelişilsin, ama Anadolu insanının öyle bir isteği yok. Daha gelenekçi, evine bağlı, belirli bir gelir kaynağı olan, sade bir hayat yaşamak isteyen insanlar geneli oluşturur. Türkiye’den marjinal kişilerin çıkmaması İslam dinine de bağlıdır. Yani islami yaşama biçimi daha sade, gösterişsiz, daha mütevazı olmayı gerektirir. Dini inanışın geniş kitlelere yayılması böyle bir toplum yapısını meydana getirmiştir. Bu şartlarda da Türkiye hiçbir zaman batılı olamaz, batı da bizi kabul etmez zaten. Benim şahsi görüşüm bu.
Bugün bir Belçikalı’ya Alman’a, Fransız’a Türkler nasıldır diye sorarsanız, samimi olarak size olumsuz bir bilgi vereceklerdir. Avrupalı’nın Türkler’e önyargısı vardır. Fakat bu önyargı bugün oluşmamıştır. Avrupalılar, aşağı yukarı 750-800 yıllarında barbar bir toplumken, Arap istilasına uğramamak için, Şarlken zamanında ilk olarak bir Avrupa birliği kurmuşlardır. Müslümanlarla olan düşmanlık zaten 571-600 yıllarında başlamıştır. Kuzey Afrika’dan giren Müslüman grubu İspanya’ya ulaşmıştır. Bugüne kadar, Osmanlı Dönemini de düşünürseniz, Müslümanlara karşı yüzyılların getirdiği bir antipati vardır. Tabi bu düşmanlık zaman zaman körüklenir, zaman zaman da dost gibi görünürler. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler arasındaki bu dini çatışma bazen sakinleşir bazen de şiddetlenir. Burada Putperestliği ya da Budizmi karıştırmamak gerek, o farklı bir mesele. Üç büyük din zaman zaman çatışsa, zaman zaman da dost gibi görünse de, dostluk ilişkisi kurulacağından endişeliyim. kesinlikle böyle olacaktır. Yüzyıllardır insanlar arasında savaşlar olmuştur, bireyler ölmüştür. 20.yy’ın başlarına kadar Bulgaristan ve Yunanistan Osmanlı’ya bağlıydı. Yunanistan 1835 yılında bağımsızlığını kazandı. 400 sene Osmanlılarda kalmış Bulgaristan 1878’de bağımsızlığını ilan etti. Yüzyıllarca istila edilmişlik hissi bir günde unutulacak bir şey değildir. Fakat medeniyet ilerlediği için, insan hakları gibi kurallarla o düşmanlıklar bastırılmaktadır.

Azime Özgen: Günümüz Türkiye’sinde, sanat galerilerinin çoğu yeni sanatçılarla çalışıp riske girmek yerine, daha bilinen isimlerle sergiler yapmayı tercih ediyorlar. Siz adını duyurmak isteyen genç sanatçılara neler yapmalarını önerirsiniz.

Yahşi Baraz: Bir sanatçının kendini ispatlaması zaman isteyen bir şey. 10 sene 20 sene hiçbir şey beklemeden çalışılması ve idealist olunması gerekiyor. Tabi herkes bunu yapamayabilir. Onları tanımlayıp, çeşitli ortamlara tanıtacak, kendi yaşıtları bir sanat yazarı ve bir sanat galericisi bulmalarını tavsiye ediyorum.
Bundan sonra öncelikle çok özgün üretim yapılması ve basınla ilişkilerin çok iyi tutulması gerekiyor. Ayrıca sizi destekleyecek, eserlerinize sahip olmak isteyen, bir kaç tane zengin koleksiyoncu olması lazım. Yayımladığınız kitaplar, yer aldığınız sergi katalogları da çok önemli. Bu şekilde dört-beş yerden hücuma geçerseniz, eninde sonunda başarılı olursunuz.
Aslında, bugün dünyaya baktığınız zaman bir çok sanatçı ilk üretimlerinden para kazanamıyorlar. Ki zaten dünyadaki sanatçıların %1’i sadece eser üreterek para kazanabilir, diğerleri geçimlerini başka işlerden sağlarlar. Hatta kendi branşında ders vermek gibi mesleğiyle bağlantılı işler yapanların yanı sıra şoförlük, bakıcılık yapanları bile vardır. Herkes üretimini paraya çevirememektedir.

Azime Özgen: Son olarak, sizce, ilerleyen yıllarda, Türkiye’de, sanat ortamı nasıl gelişim gösterecek? Geleceğe olumlu bakabiliyor musunuz?

Yahşi Baraz: Aslında Türkiye Orta Doğu’nun en güçlü ülkesidir. Siyasi ve ekonomik olarak daha da güç kazanır, bunun yanında eğitim ve kültür anlamında da gelişirsek, İstanbul Orta Doğu’nun tek kültürel merkezi olur. Bu sadece sanatçıların yapabileceği bir şey değildir. Hem devletin, hem bireylerin, hem de koleksiyoncuların üzerine bir çok görev düşmektedir. Bütün dünyanın dikkatini çekecek müzeler, sanat merkezleri, galeriler açılmalıdır. Zaten elverişli olan iklim ve coğrafi şartlar da bize bu konuda avantaj sağlamaktadır.
Özellikle sanat yazarlarımızın yurt dışında bağlantılar kurmaları, yabancı dergilerde sanat yazıları yazmaları gerekmektedir.
Tüm dünyada sanat koleksiyonerlerine ait özel klüpler vardır, buralarda buluşup çeşitli sohbetler ve eser alışverişleri yaparlar. Bizim koleksiyoncularımızın da bu mecralarda bulunup, bağlantılar kurmaları şarttır. Yine müze küratörleriyle de ilişkiler kurulmalıdır. Tabi sanatçılarımızın da bizzat uluslararası piyasada görünür olmaları, oradaki entelektüel sanat ortamıyla direkt ilişkiler kurması da lazımdır. Sanat dünyası içindeki bu önemli kişiler mutlaka ülkemize davet edilmelidir.
Son yıllarda Guggenheim, Louvre gibi çok önemli müze, ortadoğuda yeni merkezler açmaktadır. Bu müzelerin İstanbul’da da şube açmaları teşvik edilmelidir
Yeni bir eğitim sistemi kurulmalı ve artık dünyayla entegrasyon başlatılmalıdır. En önemlisi de Türk sanatçılarının özgün üretimleriyle yurtdışındaki müzecilerin dikkatini çekmesi gerekmektedir.
Dünya çapındaki yayınelerinde yazarlarımızın kitapları basılması da faydalı olacaktır.
Son olarak ülkemizin geleceğine çok olumlu baktığımı söylemeliyim. Zaten son yıllarda çok dikkat çeken bir ülke olan Türkiye’nin, artık Orta Doğu’nun kültür ve sanat merkezi olma zamanı gelmiştir.