20. Yüzyıl Sanat Akımları III: Kübizm

Sanatta biçimsel anlamda bir devrimin yaşandığı, perspektif kurallarının alaşağı edildiği 20. yüzyıl sanat akımları konulu yazılarıma Kübizm ile devam ediyorum. Sanatçılar ilk olarak İzlenimcilik Akımı ile gerçeği değil, gördükleri şeyin kendilerinde yarattığı hissi resmetmişlerdi. Sonrasında Fovizm Akımı ile renkleri vahşice kullanarak kompozisyon kurallarını yeniden yazmışlardı. Kübizm Akımı‘nda ise, aynı cismin farklı farklı açılardan görünüşlerini bir arada çizilerek, yepyeni bir biçim ve çizgi anlayışı yaratıldı. Bir anlamda resim yüzeyinde dördüncü boyut yakalandı.

Dora Maar Portesi

Dora Maar Portesi (1937), Pablo Picasso’nun Paris’teki Picasso Müzesi’nde bulunan, sevgilisi Dora Maar’ın çizdiği eseri. Yukarıda da anlattığı gibi, resimde, figürü hem önden hem cepheden görüyoruz.

1908’den itibaren Pablo Picasso ve Georges Braque‘ın birlikte yaptıkları sergilerde ortaya koydukları tarz dikkat çekmeye başlamıştı. Eleştirmen Louis Vauxcelles‘in, bir yazısında, resimlerdeki formları küplere benzetmesiyle, “Kübizm” akımı adını almış oldu.

Dönemin ünlü bir şairi ve eleştirmeni olan Guillaume Apollinaire ise akımın tam anlamıyla hayranıydı. Yazılarında, “Kübizm’in Fransa’nın en önemli sanat akımı olduğunu, cisimleri küp küp çizmek tanımıyla basitleştirilmemesi gerektiğini” savunuyordu. Gerçekten de bu yeni resimsel dil, dünyaya damgasını vurmuştur.

Her ne kadar akımın başlangıcı 1908 kabul edilse de, Kübizm‘in ilk örneği, Pablo Picasso‘nun en bilinen eserlerinden olan, 1907 tarihli “Avignonlu Kızlar” isimli tablosudur. Bu resmin biçimde devrim yapma sebebi, kabaca çizilmiş figürlerin, hem önden, hem cepheden, hem başka açılardan görebilmemizdir. Rönesans‘tan itibaren perspektife alışmış gözler bu tabloyla birlikte şok yaşamıştı. Eserin öğretilmiş güzelliği yansıtmak gibi bir çabası yoktu, kendi kurallarını kendisi koyuyordu.

Kübizme ve bir bakıma modern sanata giden yolu açan “Avignonlu Kızlar”, sanat tarihçileri tarafından, Picasso‘nun “Afro-Kübist” veya “Ön-Kübist” dönemine (1906-1908) dahil edilir. Bu tabloyla birlikte gerçeği üç boyutlu olarak yansıtma çabası yerini resmin iki boyutluluğunun vurgulanmasına yerini bıraktı. Böylece bir anlamda resimde dördüncü boyut yaratılmıştı.

 Picasso‘nun yakın çevresinin, hatta Braque‘ın bile tuhaf bulduğu resim, ilk kez 1916’da sergilendi. 1930’da New York Modern Sanatlar Müzesi koleksiyonuna girdi.

Avignonlu Kızlar (1907)- Pablo Picasso

Avignonlu Kızlar (1907)- Pablo Picasso

1908 yılında, Picasso’nun arkadaşı olan Georges Braque, benzer tarzdaki “Büyük Çıplak” isimli resmini yaptı.

Büyük Çıplak (1908)- Georges Braque

Kübizm akımının öncüleri olan Pablo Picasso‘nun ve Georges Braque‘ın sömürge ülkelerden gelen Afrika maskları, İberya heykelcikleri gibi objelerden etkilendikleri düşünülür. Gerçekten de, iki sanatçının da atölyelerinde çekilmiş fotoğraflarda bu ritüel nesnelerinden bolca görürüz. Sade, geometrik formlu, bir tanrıyı veya bir kavramı temsil eden bu ilkel objeler muhtemelen, stilize ve minimalist sanat anlayışının geliştirilmesinde model olmuşlardı.

Picasso atölyesinde… Arka planda Afrika heykelciklerini görüyoruz.

Pablo Picasso‘nun ve Georges Braque‘ın bir diğer ortak özelliği de Paul Cezanne‘ın tarzından etkilenmeleriydi. Cezanne, geç dönem eserlerinde perspektif ve gölgelendirme yerine renk tonlamalarını kullanarak devrim yaratmıştı. Cisimleri geometrik şekiller olarak resmettiği eserleriyle, Kübizm Akımı’na öncülük, hatta Braque‘nin deyimiyle “babalık” etmişti. Özellikle “Yıkananlar” tablosunun, “Avignonlu Kızlar”a ilham kaynağı olduğu açıkça görülmektedir.

Yıkananlar (1898)- Cezanne

Yıkananlar (1898)- Cezanne

1908-1912 arasındaki dönem ise “Analitik Kübizm” olarak adlandırılır. Bu periyotta, cisimler, çizgilerle daha da küçük parçalara ayrılmış, resmin yüzeyi cam kırıkları gibi paramparça olmuştu. Konular natürmort ve portreyle sınırlıdır. Biçimdeki yeni arayışlar nedeniyle fazla renk kullanılmamıştı, resimler genellikle yeşil, gri ve kahverenginden oluşuyordu.

Akımın en çok tartışıldığı, en büyük devrimlerini yaptığı ve bana göre en keyifli zamanı, 1912-1914 yılları arasındaki “Sentetik Kübizm” dönemidir. Picasso‘nun boyalara taş ve kum katmasıyla başladığı kabul edilen periyodu, diğer sanatçılar da izlediler. Resmin yüzeyine kağıt, bez ve atık malzemeler yapıştırarak,”Kolaj” adı verilen, tekniği yarattılar. Sanatın ilk kez geleneksel malzemeler kullanılmadan yapılması, başlangıçta çok yadırganmıştı. Kübistler sanatın sınırlarını zorlayıp, tanımını yeniden yapmışlardı. Gazete, afiş, kartpostal gibi giderek yaygınlaşan kitle iletişim araçları da Braque ve Picasso tarafından resimlerinde kullanılıyor, hatta üzerilerindeki yazılarla izleyiciye mesajlar veriliyordu.

 Kübizm her ne kadar resimsel bir akım olsa da bu tarzda çalışan heykeltraşlar da vardı. Fransa’da yaşayan Amerikalı sanatçı Alexander Archipenko ve Fransız Henri Laurens Kübist üslupta heykeller üretiyorlardı. “Sentetik Kübizm” döneminde yapılmaya başlanan, resimdeki gibi atık veya doğal malzemelerle yapılan üç boyutlu sanat eserleri de “asemblaj” adını aldı.

Alexandere Archipenko'nun,asemblaj tekniğiyle yaptığı heykeli.

Alexandere Archipenko’nun,asemblaj tekniğiyle yaptığı heykeli.

Eserleri Kübizm Akımı içinde değerlendirilen diğer başlıca sanatçılar olarak Juan Gris, Robert Delaunay, Fernand Leger, Jean Metzinger, Albert Gleizes‘i sayabiliriz.

İnşaat İşçileri (1950), Fernand Leger’in tarzı, tüp şekilli formları kullandığı için “Tübist” olarak adlandırılmıştı.

 Picasso ve Braque, Paris dışında, Hollanda, Amerika, Rusya ve Almanya gibi pek çok ülkedeki galerilerde sergiler yapmışlardır. Bunların en önemlisi, 1913 yılında, New York‘ta yapılan, “The Armory Show”dur. Bu sergiyle, ABD sanat çevreleri, Avrupa Avangard Sanatı’yla ilk kez karşılaşmışlardır.

Dönemin en önemli sanat koleksiyonerlerinden olan, Amerikalı Gertrude Stein, Kübist eserlerle özellikle ilgilenmiştir. Picasso‘nun New York‘taki bağlantılarının da Stein vasıtasıyla kurulduğu düşünülmektedir.
Burada kişisel bir parantez açmak istiyorum. Benim en sevdiğim film olan, Woody Allen’ın yönettiği,1920’lerin Paris’inde geçen, “Midnight in Paris” filminde, pek çok entelektüel karakterle birlikte Gertrude Stein ve Picasso‘da yer alır. Filmi şiddetle tavsiye eder, fazla uzatmadan parantezi kapatırım.

Kübizm

Midnigt in Paris (2011) filminden, Pablo Picasso (Marcial di Fonzo Bo) ve Gertrude Stein’ın (Kathy Bates) yer aldığı bir kare

I. Dünya Savaşı‘nın başlamasıyla, Georges Braque‘ın da içinde bulunduğu pek çok sanatçı askere alınmış ve ağır yaralarla geri dönmüşlerdir. Kalanlarda ise eski heyecan kalmamıştır. Kübizm, etkin olduğu yılları geride bıraksa da, kendinden sonraki, tüm modern sanat akımlarını en çok şekillendiren ve en sıra dışı akım olduğu yadsınamaz.

Sanatla ve renkle kalın…

20. Yüzyıl Sanat Akımları III: Dışavurumculuk ve Fovizm Akımları

Bir önceki yazımın konusu, 20. yüzyılın başlamasına az bir zaman kala ortaya çıkan İzlenimcilik (Empresyonim) akımıydı. O yazıda da belirttiğim gibi, genellikle her sanat akımı başlangıçta acımasızca eleştiriler alır, sonrasında yüceltilir ve en sonunda kanıksanır ve insanlar yeni arayışlara girerler. Sanatçıların dış dünya üzerine izlenimlerini yansıttığı Empresyonizm’in ardından, bu kez iç dünyalarını resmettikleri Dışavurumculuk nam-ı diğer Ekspresyonizm akımı başladı. Fransa’da başlayan “Fovizm” akımı, ilk dışavurumcu akım olarak kabul edilir. Yine Almanya’da, aynı dönemde kendilerini “Die Brücke” ve “Der Blaue Reiter” isimleri ile lanse eden sanatçı grupları da Dışavurumculuk akımı içinde sayılırlar.

1905 yılında, Paris’te, Henri Matisse, Maurice de Vlaminck ve Andre Derain‘in yer aldığı sıradışı bir sergi, farklı tarzıyla oldukça ses getirdi. Kompozisyon ve perspektiften yoksun resimlerde canlı ve zıt renkler cesurca kullanılmışlardı. Ünlü sanat eleştirmeni Louis Vauxcelles, salonda sergilenen resimler arasındaki klasik bir heykeli göstererek, “Donatello’nun çevresini vahşiler sarmış” dedi. Böylece 20. yüzyılın ilk Dışavurumcu akımı olan Fovizm, adını “vahşi yaratıklardan” yani Fransızca karşılığıyla “Les Fauves”ten almış oldu.

Fovizm

Henri Matisse – Dans (1910)

Fovizm akımında renk ve doku ön plandaydı. O zamana kadar olan resim tarihinde, sanatçılar hep dünyayı kusursuz olarak kopyalamaya, adeta üç boyut hissi vermeye çalışmışlardı. Fovistler ise resmin iki boyutlu bir obje olduğunu özellikle vurguluyorlardı.

Sanatçıların iç dünyasını yansıtan bu eserlerde konular genellikle manzara ve portreyle sınırlıydı. Zaten Fovistler için konunun bir önemi yoktu. Onlar genellikle uyumsuz ve parlak renkleri kullanarak ruh hallerini resmediyorlardı. Renkleri bir birbirleriyle karıştırarak veya açıp koyulaştırarak tonlama yapmıyorlardı. Zıt renkli boyalar geniş yüzeylere uygulayarak patlama etkisi yaratıyorlardı.
Diğer bir çok akımın aksine Fovizm‘in bir manifestosu yoktu. Yani ortak bir fikir altında toplanan sanatçılar bir bildirgeyle kendilerini tanıtıp, sanatlarına bir çerçeve çizmemişlerdi. Sadece benzer tarzı olan sanatçılar bir araya gelerek sergiler yapmışlardı.

 Fovizm akımının en karakteristik örneklerinden biri Henri Matisse‘in “Yeşil Şerit” veya diğer adıyla “Madam Matisse’in portresi” dir. (1905) Bu eserde, ünlü ressamın amacının modelin yüzünü resmetmek değil, kendi duygularını dışavurmak olduğunu çok net görürüz.

"Madam Matisse'in portresi"

“Madam Matisse’in portresi” 1905

1907 tarihli “Mavi Çıplak” isimli resim de, yine sanatçının gerçeğe bağlı kalma zorunluluğunu alaşağı ederek kendi kurallarını koyduğu deneysel bir eserdir.

Henri Matisse- Mavi Çıplak (1907)

Fovizm, sanat tarihinin en önemli akımlarından olmakla birlikte, yaklaşık üç yıl sürdü ve sonrasında Paul Cezanne‘den etkilen sanatçıların temellerini attığı Kübizm etkin olmaya başladı. Fakat 1905’teki sergiye katılanların en yaşlısı ve tecrübelisi olan, akımın öncüsü Henri Matisse, sanat hayatının devamındaki eserlerini Fovizm tarzında vermeye devam etti.

Yukarıda bahsettiğim sanatçıların dışında, önemli Fovistler olarak Raoul Dufy, Othon Friesz, Henri Manguin, Albert Marquet gibi isimleri sayabiliriz.

Sanatın katı kurallarının birer birer yıkıldığı 20. yüzyılın ilk sanat akımı olan Fovizm, kısa sürmesine rağmen çok ses getirmiş ve yıktığı tabularla kendinden sonraki sanat üretimine yön vermiştir. Bir bakıma ressamların ve heykeltraşların gerçeği yansıtmasının zorunluluk olmaktan çıkmasına bu akım öncülük etmiştir.

20. Yüzyıl Sanat Akımları I: İzlenimcilik nam-ı diğer Empresyonizm

Sanat tarihi boyunca her sanat akımı ortaya çıktığında önce acımasızca eleştirilir, oturduktan sonra göklere çıkarılır, ardından sanatçılar yeni bir akımın arayışına girerler. Bu yazımda, ortaya çıktığında çok tepki alan, belki de modern çağın ilk sanat akımı olan İzlenimcilik nam-ı diğer Empresyonizm‘den bahsedeceğim.

19. yüzyıl sonlarına kadar sanat sergileri, sadece Fransız Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi‘nin seçkisiyle “Resmi salon”da yapılıyordu. Bir sanatçının kabul görmesi için katı kurallara sahip akademik jüri tarafından onaylanması şarttı. 1863 yılında Resmi Salon’a kabul edilmeyen 3000 eserin sahiplerinin yaptığı  protesto gösterileri sonucu, Napolyon’un onayıyla, bu eserlerin yer alacağı, alternatif bir sergi olan“Reddedilenler Salonu” ilk kez açıldı. Hem halk hem eleştirmenler tarafından acımasızca tepkiler alan bu salon Paris’te yılın olayı olmuştu. Özellikle Edouard Manet’nin “Kırda Kahvaltı” isimli resmi skandala sebep olmuştur.

Edouard Manet’nin “Kırda Kahvaltı” isimli bu resmi, renklerin hamlığı ve desenlerin sertliği gibi teknik konularda çok eleştiri almıştı. Belki de ilk kez bir eserde mitolojik veya dini bir konu değil, gündelik hayattan figürler yer alıyordu.Çıplaklığın tanrısal bir güzellikle değil gündelik hayatın içinde, küstah bir bakışla birlikte resmedilmesi insanları çok rahatsız etmişti.

1874 yılında ise, “Adsız Sanatçılar Birliği” adı altında toplanan 30 sanatçı, Paris’te tamamen Akademi‘den bağımsız bir sergi açtılar. Aykırı duruşlarıyla dikkat çeken bu sanatçılar, resimdeki tüm kuralları yıkarak çok tepki almışlardı. Eleştirmen Louis Leroy‘un, Claude Monet’in “Gündoğumu” tablosu için “Bu resim bitmemiş, düpedüz izlenimden ibaret” demesiyle, “İzlenimcilik” akımı adını bulmuş oldu.

İzlenimcilik

İzlenimcilik akımının öncülerinden Claude Monet’nin, “Gündoğumu: “Louis Leroy’un”Bu resim bitmemiş, düpedüz izlenimden ibaret” dediği tablo

İlk çağlardan itibaren gerçeğe en yakın görselliğe ulaşmaya çalışan sanatçılar fotoğraf makinesinin icadıyla farklı arayışlara girdiler. Belki de her türlü çılgınlığın ve kural dışılığın yaşandığı 20.yüzyıl sanatının alamet-i farikası buydu. Rönesans’ta zirve yapan gerçekçilik günümüze kadar giderek alaşağı edildi.

 “İzlenimcilik” sanatçıları gördüklerini gerçekliği değil, kendi içlerindeki duyguları resmetmeyi tercih ettiler. Tuvallere klasik perspektif ve sert gölgelemeler yerine ışığın doğa üzerindeki anlık etkileri parlak renklerle işlendi. Anlık izlenimleri yakalamak için de hızlı fırça darbeleri kullanarak yaratılan bu canlılık, klasik resme alışmış gözlerde bitmemişlik etkisi yaratmıştı.

İzlenimcilik

İzlenimcilik sanatçılarından Auguste Renoir’in, Amelie filminde, yaşlı adamın çizdiği tablosu.

Bu dönemde hızlı bir gelişme kaydeden teknolojik gelişmelerin de sanata etkisi büyüktür. Örneğin boyalar tüpte satıldığı için, ressamlar rahatça doğada çalışabiliyor böylece ışığın anlık etkilerini kolayca yakalayabiliyorlardı.

Artık, eski zamanlardaki gibi sadece dini ve mitolojik konular işlenmiyordu. Doğanın yanında, şehir hayatı ve sıradan insanlar da sanatın ilham kaynağı olmuşlardı. Paris cafeleri, barlar, sokaklar, tren istasyonları resmediliyordu.

İzlenimcilik

Camille Pissarro’nun “Montmartre Bulvarı” isimli resmi. O dönem Paris’te, cafeleri müzikholleriyle yeni oluşmaya başlayan şehir kültürü İzlenimcilik sanatçılarını en çok etkileyen konulardandı.

Avrupa ülkelerinin denizaşırı ticaretinin başlamasıyla, kıtaya gelen Japon resimleri de sanatçıları çok etkiledi. Kuş bakışı görünümler, süslemeler, perspektifsizlik sanatçıların eserlerinde yer aldı. Hatta James McNeil, bire bir Japon Estampları tarzında çalışıyordu.

Başlıca “İzlenimcilik” sanatçıları olarak Claude Monet (Yukarıda bahsettiğim öncü sanatçı), Auguste Renoir (Amelie filmindeki yaşlı adamın çizdiği resmin sahibi), Edgar Degas (Fotoğraf kadrajlarına benzeyen dansçı kız resimleri çizer), Cezanne (Kübizm akımını kurarken Picasso’ya ilham kaynağı olan ressam) sayabiliriz.

İzlenimcilik

İzlenimcilik akımı temsilcilerinden Edgar Degas’ın balerinleri konu alan resimlerinden. Sanki fotoğraf karesi gibi değil mi?

Berthe Morisot ve Mary Cassatt gibi kadın sanatçılar da bu dönemde eserler verdiler. Toplumsal ve Eleştirel Sanat Tarihi profesörü Griselda Pollock‘a göre bunun nedeni evdeki sosyal yaşamın “İzlenimcilik” akımının temel konularından olmasıdır.

Yazının girişinde de belirttiğim gibi, “İzlenimcilik”e yapılan bu aşırı eleştiriler ilk değildi. Etkin olduğu yaklaşık 20 yılın sonunda, sanatçılar yeni arayışlara girmişlerdi bile. Keza bir sonraki ses getiren sanat akımı olan “Dışavurumculuk”ta sanatçılar iç dünyalarını çok daha sert bir şekilde ortaya koydular ve bizim “İzlenimcilik” bir hayli naif kaldı.

İzlenimcilik

Henri Matisse’in “Madamme Matisse” isimli tablosu Bu eser “Dışavurumculuk”un Fransa’daki kolu olan Fovizm akımının karakteristik bir örneğidir. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu resim İzlenimcilik akımını temsil eden tablolara göre oldukça sıra dışı olduğu görünüyor.

 

Nardugan Bayramı ve Ayaz Ata

Yine bu aralar iyice sardığım, mitoloji konulu bir yazıyla karşınızdayım. Ülkemizin bol kutuplu ve gerilimli şu son günlerinde yılbaşı kutlamaları karşıtı eylemler ve sosyal medya paylaşımları bu yıl iyice şiddetlendi. Hatta alt tarafı çocuklara hediye veren, sevimli bir simge olan Noel Baba, fena halde batının sömürgeciliği ve kapitalizmiyle özdeşleştirilen, korkunç bir sembol haline getirilmeye başlandı. Açıkçası bu konuda uzun uzun yazmayı da düşünmüyorum. Çünkü “isteyen istediğini giysin, istediğini kutlasın, istediğini içsin” gibi kısacık cümlelerin bütün sorunların çözümü olduğunu düşünüyorum, belki de benim zekamda bir sorun vardır. Tabi bu konuda tatmin olmayanlar için alternatif bir bakış açısı da sunabilirim, az sonra size anlatacağım Nardugan Bayramı ve soğuk tanrısı Ayaz Ata ile yılbaşı kutlamalarının öz kültürümüze ait bir değer olduğunu anlayacaksınız.

nardugan bayramı

Ayaz Ata

 Nardugan Bayramı, Orta Asya‘da, Ön Türkler tarafından 22 Aralık’ta kutlanırdı. Yılın en uzun gecesi olan 21 Aralık gecesi sonrası, gündüzlerin giderek uzaması, yani günün geceyi, aydınlığın karanlığı yenmesi nedeniyle bu gün seçilmiştir. Nardugan‘da, bölgeye özel Akçaçam Ağaçları süslenir, özel yemekler hazırlanır, yaşlılar ziyaret edilir ve kopuz çalıp eğlenilirdi.
Ön Türkler‘den Sümerler‘e ve Anadolu‘ya, oradan da Roma‘ya geçen bu geleneğin Noel‘in atası olduğu çok açıktır. Yani, başlangıçta kutlanan“güneşin doğuşu”dur. Daha sonra bu “İsa Peygamber’in doğumuna” atfedilmiştir.
Aynı şekilde, pek çok Orta Asya Mitolojisinde yer alan, soğuk tanrısı Ayaz Ata, gerek çocuklara hediyeler dağıtması, gerek de görünüşüyle, Noel Baba’nın öncülü olduğu kuvvetle muhtemeldir.
Genellikle Ay Tanrısı tarafından gönderildiğine inanılan Ayaz Ata, yakıcı soğuklara da ismini vermiştir.
Çok genç arkadaşlar bilmezler, bizim çocukluğumuzun yılbaşılarında, yaşlı bir adamın geçen yılı, genç bir adamın veya çocuğun da gelecek yılı temsil ettiği resimler olurdu. Ayaz Ata ve torunu Kar Kızı’nı yan yana görünce, bu resimler aklıma geldi. Alakası var mıdır, bilemiyorum.

nardugan bayramı

Ayaz Ata ve torunu Kar Kız

Sizinle paylaştığım bu bilgilerden, Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ‘ın katıldığı bir televizyon programı sayesinde haberim olmuştu ve çok etkilenmiştim. Hatta, üç yıl önce de, aralık ayı başında, seramik takı markam, Perivesh by Azime Özgen için Nardugan isimli bir koleksyon hazırlamıştım.

nardugan bayramı

Perivesh by Azime Özgen- Nardugan Koleksiyonundan, tek adet üretilmiş, kırmızı, seramik yüzük

Mitolojik hikayelerin geçmişte yaşayan toplumları anlamak için faydalı olmasının yanında eğlenceli ve bugünler için ilham verici olduğunu düşünüyorum. Bu yazıyı da keyif alacağınızı düşündüğüm için sizinle paylaştım. Yoksa, kutlamak istemeyenlere herhangi bir ısrarım olduğu düşünülmesini istemem.
2017 hepimiz için, sanatla ve neşeyle geçecek rengarenk bir yıl olur inşallah.
Sevgilerimle…

Yaratılmış İlk Feminist: Lilith

Bu hafta, geçen yazımda olduğu gibi, mitolojik bir karakterin hikayesini biraz kendimce yorumlayarak anlatacağım. Kahramanımız, Tevrat öncesi, İbrani metinlerinde adı geçen, Adem’in ilk eşi Lilith

lilith

M.Ö. 1800-1750 yıllarında yapılmış Lilith rölyefi

Geçen akşam ne yazsam diye düşünürken, başarı koçum Deniz Türkçünün kızkardeşlik grubuna ait WhatsApp hesabında, kızlardan biri şöyle bir şeyler yazdı: “Adem, etrafında başka bir kadın olmadığı için mi Havva’yı seçti”, “Erkekler seçen, kadınlar seçilen mi olmalıdır hep”. Bu cümlelere baştan mana veremesem de, sohbet uzadıkça Havva’nın edilgenliğinin, bir çok kadının bilinçaltında yaralar açtığını fark ettim. Arkadaşıma “Sen Havva’nın değil Lilith’in kızısın” dedim ve grupta malum hikayeyi biraz da kendi yorumumla anlattım. Bahsi geçen arkadaş, bu öykünün yolunu bulmasına yardım ettiğini söyledi ve benim yazımın konusu ortaya çıktı. Umarım siz de seversiniz.
Talmud, Gılgamış gibi eski metinlerde adı geçen kahramanımız, Adem‘in ilk eşiydi. İkisi de topraktan yaratılmışlardı ve tabiatıyla Lilith eşit olmak istiyordu. Adem hizmet bekliyordu, Lilith,ben de sevişirken üstte olacağım” diyordu, sonuç olarak anlaşamıyorlardı. Feminist ruhlu kahramanımız, yeter artık deyip, cenneti terk eyledi ve güneye gidip Kızıldeniz kıyısında kendine özgür bir hayat kurdu. Adem‘le barışması için aracı olarak yollanan Senoy, Sansenoy ve Semangelof isimli melekleri de kovdu. Üstüne üstlük, kafasına uygun, modern bir erkekle de tanıştı sonunda. İblis Samael isimli ruh eşiyle mutlu bir yuva kurup, her gün yüz tane nur topu gibi cin doğurmaya başladı. Çünkü o güçlü bir kadındı, çocuk da yapardı kariyer de..
Lilith kendi hayatını kurarken, Adem yalnız ve mutsuzdu. Sonunda Tanrı ona kendi kaburga kemiğinden, itaatkar Havva‘yı yarattı. Lilith de çocukları öldürülerek cezalandırıldı, büyük acılar çekti. İntikam için Adem ve Havva‘nın bebeklerini öldürmeye başladı. E haklıydı da bir yerde, nefs-i müdafaa diye bir şey var.
Şakayı bir yana bırakırsak, muhtemelen bu hikaye bir zamanlar kadınlara, erkeklerine karşı itaatkar olmayı öğütlemek için yazılmıştı. Günümüzün değişen değerleriyle birlikte, bir zamanlar iğrenç bir günahkar olarak tanımlanmış olan Lilith bugün, kişilik sahibi ve özgür bir kadın olarak kabul görebiliyor. (Benim yukarda hikayeyi yorumladığım gibi) Feministlerin sembol olarak gördüğü Lilith‘den ismini alan, biri İspanyol biri Çinli iki kadın müzik grubu bile var.
 Lilith‘in Türk ve Altay mitolojilerindeki karşılığı da Alkarısı veya Çarşamba karısıdır. Anadolu’da lohusalara kırmızı kurdele bağlanması ve gece dışarı bebek çamaşırı asılmamasının nedeni de anne ve bebeği bu kötü yaratıklardan korumaktır.
Bu arada konuyla direkt alakası olmasa da, yaygın kanının aksine, kaburga hikayesinin Kuran‘da geçmediğini, sadece İncil ve Tevrat‘ta yer aldığını da eklemek istiyorum.
Mitolojik hikayeler keyifli olmasının yanında, insanlığın geçirdiği evrimi anlamak açısından da önemli bence. Umarım sıradışı ve kişilikli kadının hikayesini sevmişsinizdir.
Sevgiyle, sanatla ve renkli masallarla kalın..

Bloguma İsmini Veren Mitolojik Kahraman “Arakne”nin Hikayesi

Gelen sorular üzerine, bu hafta, sizlere bloguma ve bir seramik eserime ismini veren mitolojik kahraman “Arakne”nin hikayesini anlatacağım.

paulo-veronese-arakhne

Paulo Veronese’nin “Arachne or Dialectics” isimli tablosu (1520)

Yunan mitolojisindeki, Lidya’lı Arakne çok güzel dokumalar yapan, hırs küpü bir kızdır. Yetenekli olduğu kadar küstahtır da. Sürekli “Benim dokumalarımın üzerine yoktur” der, durur. Bu sözler dokumacılar tanrıçası Athena‘nın kulağına gider ve onu çok kızdırır. Athena, Arakne’yi yarışmaya çağırır. Tanrılar Konseyi de jüri olacaktır. Athena, gergefine rengarenk çiçekler işler. Arakne ise gökyüzünü en muhteşem haliyle resmeder ve gerçekten de tanrıçadan daha iyi iş çıkarmıştır.

 Fakat o da ne! Arakne dokumasının bir kenarına Athena‘yı ağzı dikili bir şekilde işlemiştir. Tanrıça çıldırır, sıradan bir insan nasıl kendisi gibi Zeus‘un en kıymetli evladına meydan okuyup hakaret edebilmiştir. Hemen kızcağızı çirkin bir böceğe çevirir ve “Merak etme, yine dokuma yapmaya devam edeceksin ama insanlar senin dantellerinden nefret edecek,onları yırtıp atacak.” der. Arakne artık bir örümcektir…
Yine de hırslı kızımız vazgeçmez. İnsanoğlu eserlerini yırtar, o yine yapar. Tahminlerin aksine sağlamdır da iplikleri. Kurşun geçirmez yelek yapımında bile kullanılır. (Son iki cümle gerçektir, araştırabilirsiniz.)
Ben de hırsıyla, azmiyle, meydan okumasıyla kendime yakın hissettiğim bu mitolojik karakterden yola çıkarak seramik bir örümcek ağına kendi yüzümü işlemiştim. (Geçtiğimiz yaz 44A Galeri’de, “Otoportreler” isimli sergide yer aldı.) Her ne kadar artık giderek daha dingin bir karaktere evrilsem de blogumun isminin de “Arakne’nin Sanat Aşkı” olmasını istedim.

arakne

Arakne ve Tanrılar Konseyi- 2016 (Örümcek ağı formlu seramik enstalasyon.)

Sanırım aslında bir zamanlar bu hikayenin yazılma amacı kibrin, hırsın, övünmenin kötü bir şey olduğunu anlatmaktı. Ama “öz güvenin” ve “sınıfsal eşitliğin” önemli bir değer haline geldiği günümüzde, hikayeyi farklı algılayıp yorumlamakta sakınca görmedim.
Biraz sivri de olsa Arakhne‘yi takdir ediyorum. Bir zamanlar akademide, hocalarıyla yıldızı pek barışmayan bir sanatçı adayıyken, şu anda mezunlar arasında, profesyonel olarak sanatla uğraşan çok nadir kişilerden olduğum düşünülürse, biraz kibir ve hırsın zararı yoktur diyorum.
Sevgiyle ve sanatla kalın, tutkularınızdan vazgeçmeyin…

Not: Her mitolojik anlatı gibi bu öykünün de pek çok versiyonu var. Ben çocukluğumda, radyoda dinlediğim hikayeden aklımda kalanı, yorumumu katarak anlattım.

Hobi veya Profesyonel Olarak Takı Tasarımı-2

Bir önceki yazımda, boncuk gibi hazır malzemelerle, daha çok hobi olarak yapılan takıları ve malzeme alabileceğiniz yerleri anlatmıştım. Bugün ise, 2000’li yıllardan itibaren popüler bir meslek olan “takı tasarımcılığı”ndan ve “profesyonel takı tasarımı teknikleri”nden bahsedeceğim.
2004 yılında kendim için zevkle yapacağım, sanatla ilgili bir iş ararken, gazetede Marmara Üniversitesi, Takı Tasarımı Bölümü’yle ilgili bir yazı görmüştüm. Mezunların sektörde çok kolay iş bulabildiği yazıyordu. O zamanki dar vizyonuma göre bu çok önemliydi. Zaten değişik takılar takmayı hep çok severdim. Fakat yıllar süren ikinci üniversite eğitimi almak cazip gelmemişti. Böylece Pera Güzel Sanatlar Akademisi‘nde yarı zamanlı bir takı eğitimi almaya karar verdim. (Beş yıl sonra işimden istifa edip, akademiye giriş sınavına hazırlanmaya başladım, hayat ne tuhaf 😀 )

profesyonel takı tasarımı

İllüstratif takı çizimim- 2004

  Pera Güzel Sanatlar Akademisi‘nde illüstratif çizim ve mum kalıp işleme teknikleri üzerine eğitim aldım. Yapacağınız mücevheri hem önceden kafanızda oturtmak hem de gerekiyorsa karşınızdaki kişiye göstermek açısından güzel çizim yapmak iyi bir şey tabi. Ama bu konuda yeterli olamayacağınızı düşünüyorsanız üzülmeyin. Artık, profesyonel takı tasarımı yapmak için bir çok çizim programı var. Fikirler daha önemli bence.
Mum kalıp tekniğinde, wax adı verilen malzemeyi, çeşitli aletlerle işleyerek tasarımınızın modelini hazırlıyorsunuz. Şekillendirme, mumun cinsine göre oyularak veya eriterek olabiliyor.

profesyonel takı tasarımı

Model hazırlamada kullanılan aletler ve mumlar. Daha sonra bu aletleri seramik yapımında da kullanmıştım.

  Özel dökümhaneler, modelinizin kalıbını alıp, istediğiniz madende dökümünü yaparak takınızı size teslim ediyorlar. Tabi istiyorsanız eğitim alarak veya piyasada çalışarak döküm üzerine de profesyonelleşebilirsiniz.
Direkt metal işleme tekniğiyle takı yapımı üzerine eğitim veren üniversite bölümleri ve kurslarda da eğitim alabilirsiniz.
  Bilgisayarlı takı tasarımı programlarıyla çalışan şirketler giderek artıyor. Muhtemelen eninde sonunda sektör tamamen bu şekilde çalışacaktır. Ben de takı eğitimi aldıktan sonra 3 yıl boyunca bir kalıp atölyesinde Jewel-cad tasarımcısı olarak çalıştım. Neyse ki artık internette bolca anlatımlı video var. Bu konuda kariyer yapmak isteyenler kolayca tasarım programı öğrenebilirler.
Eğer profesyonel takı tasarımı eğitimi için bütçeniz yeterli değilse İsmek‘in kurslarına bir göz atmanızı öneririm. Gümüş işlemeciliğinden, telkari örmeye pek çok alanda kurslar bulabilirsiniz. Ama bence iyi bir tasarımcı olabilmek için teknikleri öğrendikten sonra kendinizi geliştirmeniz ve düşünsel olarak altyapı hazırlamanız gerekiyor.
Sanatla kalın, kendinize iyi bakın….

Hobi veya Profesyonel Olarak Takı Tasarımı -1

Takı tasarımı, 2000’li yılların başından beri popüler bir meslek ve hobi haline geldi. Ben de 2004 yılında, Pera Güzel Sanatlar Akademisi‘nde eğitim alıp, 3 yıl kadar kuyumculuk sektöründe çalışmıştım. (Yıllar sonra, seramik konusunda eğitim alıp kendi atölyemi açtıktan sonra, iki disiplini birleştirip Perivesh by Azime Özgen markasını yarattım.)

dokulu-seramik-taki-2

Dantel dokulu seramik yaka kolye- Perivesh by Azime Özgen

Bu yazıda sizlere boncuk ve benzeri objelerle yapabileceğiniz takılar ve bu malzemelerini alabileceğiniz yerler konusunda bilgilendirmeye çalışacağım. Mum kalıp, metal gibi daha profesyonel tekniklerden ise bir sonraki yazımda bahsedeceğim.
 Boncuklarla takı yapmak, evinizde de yapabileceğiniz çok zevkli bir hobidir. Hem kendi takılarınızı, hem de arkadaşlarınıza vereceğiniz hediyeleri çok ucuza mal edebilirsiniz.

takı tasarımı

Tahta boncuklar

Takı yapım teknikleriyle ilgili kitaplardan ve sitelerden yararlanabileceğiniz gibi, direkt bir ip veya deri kordon alıp zevkinize göre boncukları dizebilirsiniz. Hatta düğme, keçe, bitki tohumları gibi akla hayale gelmeyecek şeyleri kullanarak, kendi çılgın tarzınızı yaratabilirsiniz. (Benim seramik takı yapmam gibi.) Onedio‘da bulduğum bu galeriden faydalanacağınızı düşünüyorum.
Yazının başlarında “hobi” kelimesini kullandım ama takı tasarımı işinden kazanan bir çok insanın olduğunu da söylemem lazım. Yalnız bunu bir iş haline dönüştürmek dışarıdan göründüğü kadar kolay değil. Tezgah kiraları bile bir hayli uçuk. Bir kaç yıl önce boğazdaki lüks bir semtte yapılacak 10 günlük festival için 5000 tl istendiğini duymuştum. İşlerinizi satması için konsinye olarak bir dükkana verdiğinizde de %30-50 civarı komisyon alıyorlar. Sonra rakibiniz de çok fazla var. Yine de umudunuzu kırmak istemem. Tabi ki içinizde, benden çok daha iyi satış teknikleri bulabilecekleriniz vardır.

takı tasarımı

Polimer kilden yaptığım takılar

İstanbul ve civarında yaşayan tasarımcılar olarak çok şanslıyız, neyse ki Eminönü isimli bir cennet var. Doğal taşlardan, tahta boncuklara, metal kolye uçlarından, deri kordonlara, kilitlerden, tellere ihtiyacınız olan her şeyi burada bulabilirsiniz. Size tarihi yarımadadaki , kendi alış-veriş yaptığım yerlerden kısaca bahsedeceğim. Umarım işinize yarar.

                                                                                 Marpuççu Han

marpuccu-han
Mısır Çarşısı‘nın Tahtakale Kapısı‘ndan çıkıp dümdüz yürüyün, ilk sola döndüğünüzde bu sekiz katlı han karşınıza çıkacaktır. 2000 yılına kadar elektronikçiler çarşısı olan bu binadaki dükkanların  artık tamamı takı malzemeleri satıyor.
Benim metal alerjim var. Müşterilerimin de bu konuda problem yaşayabileceğini düşündüğüm için sadece gümüş kaplama kilit ve aparatlar kullanıyorum. Anti-alerjik malzemeleri bulabildiğim için, alış-verişlerimde genellikle bu pasajı kullanıyorum. Tabi alerjiniz yoksa, nikel kaplı ve daha ucuz aparatlar satan dükkanları da bu pasajda bulabilirsiniz.
Camdan yapılmış kum boncukları, envai çeşit deri kordonları, örme tekniğine uygun telleri, çok şık ithal hediye kutularını, ve daha sayamayacağım bir çok güzel şeyi Marpuççu Han‘da bulabilirsiniz.
Takı yapımıyla uğraşmak istemeyenler de çok ucuz ve şık hazır takıları buradan alabilirler.

Güvener Pasajı:

guvener-pasaji
Yine Mısır Çarşısı‘nın Tahtakale çıkışından sonraki ikinci sağa döndüğünüzde Güvener Pasajı’nı kolayca bulabilirsiniz.
Bildiğim kadarıyla, Güvener Pasajı‘nda sadece nikel kaplı takı malzemeleri ve döküm kolye uçları var. (İpucu: Gümüş kaplamaya göre daha ucuz olan bu metale alerjiniz varsa, arkalarına oje sürerek kullanabilirsiniz.)
Bunun dışında pasajda tahta boncuklar, mıknatıslar, silikon tabancaları, nikah şekeri malzemeleri ve doğal taşlar bulabilirsiniz. Mesela, ben Simurg Koleksiyonu‘nda kullandığım kuş tüylerini buradan almıştım.
    Alibaba Doğaltaş:

alibaba-dogaltas
Tahtakale, Sabuncu Hanı Sokaktaki bu rengarenk dükkanda hem takı yapımında kullanabileceğiniz suni ve doğal değerli taşları bulabilirsiniz. Yine takı tasarımı yapmakla uğraşmak istemeyenler, hazır ve ekonomik pek çok takıyı buradan alabilirler.

                                 Çemberlitaş Tavuk Pazarı:
 Çemberlitaş‘ta, “Tavuk Pazarı” olarak bilinen bu sokakta A’dan Z’ye kuyumculukla ilgili her şey var. Bir sonraki yazımda size burayı ayrıntılı olarak anlatacağım.
2013 yılında, Nişantaşı‘nda, Galeri Eksen’de, karma bir takı sergisine katıldım. Serginin küratörü takılarımın kilit ve zincirlerinin kaplama değil hakiki gümüş olmasını istediği için buradan 925 ayar gümüş  malzemeler almıştım. Tabi fiyatlar diğerlerine göre bir hayli yüksekti. Örneğin o dönemde, nikel bir yüzük aperesi 30 kuruş, gümüş kaplama olanı 1 lira iken, 925 ayar gümüş apere 8 liraydı.

Seramik Takılar ve Perivesh by Azime Özgen

Bugünkü yazımda size Perivesh by Azime Özgen markası altında satışa sunduğum seramik takılardan bahsedeceğim.
Aslında son zamanlarda workshoplara ve sanatsal çalışmalara ağırlık vermiştim. Uzun süredir yeni bir koleksiyon hazırlamamıştım ki geçtiğimiz ay beni çok sevindiren bir telefon aldım. Oya isimli, Konya Selçuk Üniversitesi‘nde, tasarım üzerine yüksek lisans yapan bir hanım, bitirme tezi öncesi seminerini benim eserlerim hakkımda yapmak istiyormuş. Memnuniyetle kabul ettim ve nihayet bu hafta görüşmelere başladık. Böylece bu hafta yazacağım yazının konusu da ortaya çıktı.

Perivesh by Azime Özgen

Tiraje koleksiyonundan, kırmızı, tasma kolye- Perivesh by Azime Özgen

Marmara Üniversitesi, Seramik Bölümü‘nde öğrenciyken, arkadaşlarla ara sıra kendimiz için takılar yapardık. Mezun olduktan sonra, ne yapacağımı düşünürken seramik takı koleksiyonları oluşturup, kendi markamı yaratmak aklıma geldi. Zaten hem o dönem hem bel ağrılarım nedeniyle ağır kalıpları ve çamurları kaldırmakta zorlanıyordum hem de ince ince işleyerek, küçük işler yapmaktan zevk alıyordum. Başlarda marka ismi olarak kendi adımı kullansam da sonra Farsça’da peri gibi güzel anlamındaki “Perivesh” adını kullanmaya başladım.

Perivesh by Azime Özgen

Simurg koleksiyonundan tüylü kolye – Perivesh by Azime Özgen

Bizim “sır” dediğimiz seramik boyaları sınırsız renk kartelasına ve efekte sahiptir. Bu yüzden seramikten rengarenk takılar yapabiliyorum. Klasik aksesuarların çok dışındaki bu takılarla, dümdüz bir kıyafetle bile sıradışı bir tarz yaratılabiliyor. Hatta, Floransa‘da katıldığım bir serginin açılışı için istediğim gibi bir giysi bulamayınca, kırmızı seramik düğmeler yapıp, siyah elbiseme dikmiştim ve tam istediğim gibi bir kokteyl elbisesi yaratmıştım.

Perivesh by Azime Özgen

Amorf koleksiyonundan sarı bir kolye – Perivesh by Azime Özgen

“Seramik takı” kavramı, haliyle hem Türkiye için hem dünya için çok yeni. Bildiğim kadarıyla markalaşarak bu işi yapan ve tasarımlarını çok beğendiğim Slovenya’lı sanatçı Hana Karim var sadece. Sizin tanıdığınız başka isimler varsa lütfen benimle paylaşın, onlardan bahsetmekten çok mutlu olurum.
Gerek çevremde, gerek satış noktası ararken, en çok karşılaştığım olumsuz tepki “seramik takının kolaylıkla kırılabileceği”ydi. Tabi ki seramik metallere göre daha kırılgandır ama porselen fincan, kahve kupası, lavabo gibi gün içinde kullandığımız pek çok obje bu malzemeden yapılmaktadır. Dolayısıyla yere fırlatıp, çekiçle vurmadığınız sürece takılar kolaylıkla kırılmazlar. Hatta çok büyük olmayan parçalar yere düşünce bile kırılmıyorlar. İnanmayanlar için bir video çektim.


İkinci olumsuz tepki olarak ağır olup olmadığını soranlar oluyor. İlk satış sitemi oluştururken takılarımı tek tek tarttım. İçlerinde en ağırı 100 gram olan aşağıdaki tasma kolyeydi. boncuktan yapılmış bir kolyenin ağırlığı çoğu zaman daha fazla bile olabiliyor.

Perivesh by Azime Özgen

Unique koleksiyonundan, tek adet üretilmiş seramik tasma kolye – Perivesh by Azime Özgen

Seramik takı üzerine çalışan sanatçılar arttıkça iyi tasarlanmış modeller ortaya çıkacak ve bu konudaki ön yargılar ortadan kalkacaktır diye umut ediyorum. İnsanların sanatı üzerilerinde taşımalarının, hayatlarına renk katacağını düşünüyorum.

perivesh-unique

Unique koleksiyonundan, tek adet üretilmiş seramik kolye – Perivesh by Azime Özgen

Takılarımı fiyatlarıyla birlikte ayrıntılı olarak www.azimeozgen.sopsy.com adresinde görebilirsiniz. Ayrıca, bir gün yolunuzu Kuzguncuk‘a düşürmenizi tavsiye ediyorum. Hem boğazın bu şirin semtini gezersiniz hem de sadece özel tasarım objeler satan,“Bir Kuzguncuk Dükkanı”na uğrayıp takılarımı görerek satın alabilirsiniz.

Sanatla kalın…

Seramik Çamuru, Polimer Kil ve Air Dryer nedir? Farkları, Avantajları, Dezavantajları Nelerdir?

“Seramik sanat mıdır?” isimli yazımda, çamurla çalışmaya yeni başlayacaklar için temel bilgiler vermiştim. Bu yazıda ise malzeme olarak seramik çamuru ve alternatifi olabilecek polimer kil ve air dryer hakkında daha ayrıntılı bilgiler vereceğim.
Kil de dediğimiz seramik çamuru, doğada bulunan dolomit, sülyen gibi ham maddelerin endüstriyel makinelerde öğütülüp belli oranlarda karıştırılmasıyla hazırlanır. Yapımı zor olduğu için sanatçıların bir çoğu, vakumlu, hazır çamurları kullanırlar. Kil çeşitlerini incelemek ve satın almak için, benim de alışveriş yaptığım Hobi Seramik‘in sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Seramik çamurunu şekillendirmek için, diğer malzemelere göre fazla kas gücü gerektirmez. Yaprak, dantel gibi dokulu objeleri kullanarak seramik plakalara çok güzel desenler yapabilirsiniz. Fiyatı da uygundur. (Klasik çömlekçi çamurunun 20 kilosu 22 tl.)

Seramik çamuru

Seramik çamuru ve şekillendirme aletleri

Çamurun dezavantajlarına gelirsek: Kilden objeler yapıldıktan sonra yaklaşık bir hafta kurutulmalıdırlar. Sonrasında özel seramik fırınında, cinsine göre 800-1000 derece arasında, 7 saat civarında pişirilir. Sonra “sır” dediğimiz seramik boyası uygulanır ve bu kez sırın cinsine göre, yeniden 1000-1080 derecede pişirilir. Fırının soğuması da yaklaşık 1,5 gün sürmektedir. Yani kısaca bu sanatı yapmak için yüksek derecelere çıkan bir fırına ve bolca sabra ihtiyacınız var. Tabi, sonuç o kadar güzel oluyor ki bence buna değiyor.

dokulu-seramik-taki-2

Yazıda anlattığım gibi, dantelle doku verilmiş seramik plakadan yaptığım yaka kolye.

Eğer, bir atölyeye gitmeden evinizde yapacağınız bir hobiniz olsun istiyorsanız, kendinden renkli bir seramik hamuru olan polimer kille çalışabilirsiniz. Polimer kilden hazırlanan objelerin kurumasını beklemenize gerek yoktur. Ev fırınında, 130 derece, eserlerinizi fırınlayabilirsiniz. En çok bilinen marka Fimo ve ucuz bir alternatif olan Cernit bana fazla sert geliyor. Sculpey yumuşak kıvamı ve zengin renkleriyle favori markam. Sculpey bulamadığım zaman aldığım Premo‘dan da memnun kalıyorum.
Fakat her güzelin bir kusuru olduğu gibi, polimer kil de oldukça pahalı bir malzeme. 60 g.’lık mini paketlerin 8-15 tl arasında değişiyor. (Ki genellikle ne kadar çok renk kullanırsanız o kdar güzel oluyor) Bu yüzden polimer kil, toka, takı, magnet, notluk gibi küçük objelerin yapımına daha uygun.

Polimer kil

Polimer kille yapılmış takılar.

Bir de hiç fırınlama gerektirmeyen, havayla kuruyan killer var. (Air dryer clay) Fiyatları da polimer kile göre çok daha makul. Atölye dışında da workshoplar verdiğim için bu tarz malzemelere ihtiyacım oluyor. Bu nedenle Das markayı denedim ama memnun kalmadım. Bana kıvamı fazla vıcık vıcık geldi ama tabi doğal seramik çamuruna alışık olduğum için olabilir. İlginizi çektiyse denemenizi tavsiye ederim. Kuruduktan sonra akrilik, guaj gibi boyalarla renklendirebilirsiniz.
Eğer hiç masrafa girmeyeyim diyorsanız evde tutkal, gliserin, nişasta gibi malzemelerle kendi seramik hamurunuzu hazırlayabilirsiniz. İnternet ortamında bir çok tarif var. Önümüzdeki günlerde ben de bu konuda bir çalışma yapıp reçetemi ve yaptığım objeleri sizlerle paylaşacağım.
Umarım kendine bu tarz bir hobi seçmek isteyenlere yardımcı olabilmişimdir.  Polimer kil ve seramik konusunda daha fazla görseli ve benim yaptığım atölyeleri  merak ediyorsanız kişisel tanıtım sitemdeki workshoplar bölümünü ziyaret edebilirsiniz. Sorularınız varsa cevaplandırmaktan mutluluk duyacağım.
Sevgiyle ve sanatla kalın…