Yaratılmış İlk Feminist: Lilith

Bu hafta, geçen yazımda olduğu gibi, mitolojik bir karakterin hikayesini biraz kendimce yorumlayarak anlatacağım. Kahramanımız, Tevrat öncesi, İbrani metinlerinde adı geçen, Adem’in ilk eşi Lilith

lilith

M.Ö. 1800-1750 yıllarında yapılmış Lilith rölyefi

Geçen akşam ne yazsam diye düşünürken, başarı koçum Deniz Türkçünün kızkardeşlik grubuna ait WhatsApp hesabında, kızlardan biri şöyle bir şeyler yazdı: “Adem, etrafında başka bir kadın olmadığı için mi Havva’yı seçti”, “Erkekler seçen, kadınlar seçilen mi olmalıdır hep”. Bu cümlelere baştan mana veremesem de, sohbet uzadıkça Havva’nın edilgenliğinin, bir çok kadının bilinçaltında yaralar açtığını fark ettim. Arkadaşıma “Sen Havva’nın değil Lilith’in kızısın” dedim ve grupta malum hikayeyi biraz da kendi yorumumla anlattım. Bahsi geçen arkadaş, bu öykünün yolunu bulmasına yardım ettiğini söyledi ve benim yazımın konusu ortaya çıktı. Umarım siz de seversiniz.
Talmud, Gılgamış gibi eski metinlerde adı geçen kahramanımız, Adem‘in ilk eşiydi. İkisi de topraktan yaratılmışlardı ve tabiatıyla Lilith eşit olmak istiyordu. Adem hizmet bekliyordu, Lilith,ben de sevişirken üstte olacağım” diyordu, sonuç olarak anlaşamıyorlardı. Feminist ruhlu kahramanımız, yeter artık deyip, cenneti terk eyledi ve güneye gidip Kızıldeniz kıyısında kendine özgür bir hayat kurdu. Adem‘le barışması için aracı olarak yollanan Senoy, Sansenoy ve Semangelof isimli melekleri de kovdu. Üstüne üstlük, kafasına uygun, modern bir erkekle de tanıştı sonunda. İblis Samael isimli ruh eşiyle mutlu bir yuva kurup, her gün yüz tane nur topu gibi cin doğurmaya başladı. Çünkü o güçlü bir kadındı, çocuk da yapardı kariyer de..
Lilith kendi hayatını kurarken, Adem yalnız ve mutsuzdu. Sonunda Tanrı ona kendi kaburga kemiğinden, itaatkar Havva‘yı yarattı. Lilith de çocukları öldürülerek cezalandırıldı, büyük acılar çekti. İntikam için Adem ve Havva‘nın bebeklerini öldürmeye başladı. E haklıydı da bir yerde, nefs-i müdafaa diye bir şey var.
Şakayı bir yana bırakırsak, muhtemelen bu hikaye bir zamanlar kadınlara, erkeklerine karşı itaatkar olmayı öğütlemek için yazılmıştı. Günümüzün değişen değerleriyle birlikte, bir zamanlar iğrenç bir günahkar olarak tanımlanmış olan Lilith bugün, kişilik sahibi ve özgür bir kadın olarak kabul görebiliyor. (Benim yukarda hikayeyi yorumladığım gibi) Feministlerin sembol olarak gördüğü Lilith‘den ismini alan, biri İspanyol biri Çinli iki kadın müzik grubu bile var.
 Lilith‘in Türk ve Altay mitolojilerindeki karşılığı da Alkarısı veya Çarşamba karısıdır. Anadolu’da lohusalara kırmızı kurdele bağlanması ve gece dışarı bebek çamaşırı asılmamasının nedeni de anne ve bebeği bu kötü yaratıklardan korumaktır.
Bu arada konuyla direkt alakası olmasa da, yaygın kanının aksine, kaburga hikayesinin Kuran‘da geçmediğini, sadece İncil ve Tevrat‘ta yer aldığını da eklemek istiyorum.
Mitolojik hikayeler keyifli olmasının yanında, insanlığın geçirdiği evrimi anlamak açısından da önemli bence. Umarım sıradışı ve kişilikli kadının hikayesini sevmişsinizdir.
Sevgiyle, sanatla ve renkli masallarla kalın..

Bloguma İsmini Veren Mitolojik Kahraman “Arakne”nin Hikayesi

Gelen sorular üzerine, bu hafta, sizlere bloguma ve bir seramik eserime ismini veren mitolojik kahraman “Arakne”nin hikayesini anlatacağım.

paulo-veronese-arakhne

Paulo Veronese’nin “Arachne or Dialectics” isimli tablosu (1520)

Yunan mitolojisindeki, Lidya’lı Arakne çok güzel dokumalar yapan, hırs küpü bir kızdır. Yetenekli olduğu kadar küstahtır da. Sürekli “Benim dokumalarımın üzerine yoktur” der, durur. Bu sözler dokumacılar tanrıçası Athena‘nın kulağına gider ve onu çok kızdırır. Athena, Arakne’yi yarışmaya çağırır. Tanrılar Konseyi de jüri olacaktır. Athena, gergefine rengarenk çiçekler işler. Arakne ise gökyüzünü en muhteşem haliyle resmeder ve gerçekten de tanrıçadan daha iyi iş çıkarmıştır.

 Fakat o da ne! Arakne dokumasının bir kenarına Athena‘yı ağzı dikili bir şekilde işlemiştir. Tanrıça çıldırır, sıradan bir insan nasıl kendisi gibi Zeus‘un en kıymetli evladına meydan okuyup hakaret edebilmiştir. Hemen kızcağızı çirkin bir böceğe çevirir ve “Merak etme, yine dokuma yapmaya devam edeceksin ama insanlar senin dantellerinden nefret edecek,onları yırtıp atacak.” der. Arakne artık bir örümcektir…
Yine de hırslı kızımız vazgeçmez. İnsanoğlu eserlerini yırtar, o yine yapar. Tahminlerin aksine sağlamdır da iplikleri. Kurşun geçirmez yelek yapımında bile kullanılır. (Son iki cümle gerçektir, araştırabilirsiniz.)
Ben de hırsıyla, azmiyle, meydan okumasıyla kendime yakın hissettiğim bu mitolojik karakterden yola çıkarak seramik bir örümcek ağına kendi yüzümü işlemiştim. (Geçtiğimiz yaz 44A Galeri’de, “Otoportreler” isimli sergide yer aldı.) Her ne kadar artık giderek daha dingin bir karaktere evrilsem de blogumun isminin de “Arakne’nin Sanat Aşkı” olmasını istedim.

arakne

Arakne ve Tanrılar Konseyi- 2016 (Örümcek ağı formlu seramik enstalasyon.)

Sanırım aslında bir zamanlar bu hikayenin yazılma amacı kibrin, hırsın, övünmenin kötü bir şey olduğunu anlatmaktı. Ama “öz güvenin” ve “sınıfsal eşitliğin” önemli bir değer haline geldiği günümüzde, hikayeyi farklı algılayıp yorumlamakta sakınca görmedim.
Biraz sivri de olsa Arakhne‘yi takdir ediyorum. Bir zamanlar akademide, hocalarıyla yıldızı pek barışmayan bir sanatçı adayıyken, şu anda mezunlar arasında, profesyonel olarak sanatla uğraşan çok nadir kişilerden olduğum düşünülürse, biraz kibir ve hırsın zararı yoktur diyorum.
Sevgiyle ve sanatla kalın, tutkularınızdan vazgeçmeyin…

Not: Her mitolojik anlatı gibi bu öykünün de pek çok versiyonu var. Ben çocukluğumda, radyoda dinlediğim hikayeden aklımda kalanı, yorumumu katarak anlattım.