20. Yüzyıl Sanat Akımları III: Kübizm

Sanatta biçimsel anlamda bir devrimin yaşandığı, perspektif kurallarının alaşağı edildiği 20. yüzyıl sanat akımları konulu yazılarıma Kübizm ile devam ediyorum. Sanatçılar ilk olarak İzlenimcilik Akımı ile gerçeği değil, gördükleri şeyin kendilerinde yarattığı hissi resmetmişlerdi. Sonrasında Fovizm Akımı ile renkleri vahşice kullanarak kompozisyon kurallarını yeniden yazmışlardı. Kübizm Akımı‘nda ise, aynı cismin farklı farklı açılardan görünüşlerini bir arada çizilerek, yepyeni bir biçim ve çizgi anlayışı yaratıldı. Bir anlamda resim yüzeyinde dördüncü boyut yakalandı.

Dora Maar Portesi

Dora Maar Portesi (1937), Pablo Picasso’nun Paris’teki Picasso Müzesi’nde bulunan, sevgilisi Dora Maar’ın çizdiği eseri. Yukarıda da anlattığı gibi, resimde, figürü hem önden hem cepheden görüyoruz.

1908’den itibaren Pablo Picasso ve Georges Braque‘ın birlikte yaptıkları sergilerde ortaya koydukları tarz dikkat çekmeye başlamıştı. Eleştirmen Louis Vauxcelles‘in, bir yazısında, resimlerdeki formları küplere benzetmesiyle, “Kübizm” akımı adını almış oldu.

Dönemin ünlü bir şairi ve eleştirmeni olan Guillaume Apollinaire ise akımın tam anlamıyla hayranıydı. Yazılarında, “Kübizm’in Fransa’nın en önemli sanat akımı olduğunu, cisimleri küp küp çizmek tanımıyla basitleştirilmemesi gerektiğini” savunuyordu. Gerçekten de bu yeni resimsel dil, dünyaya damgasını vurmuştur.

Her ne kadar akımın başlangıcı 1908 kabul edilse de, Kübizm‘in ilk örneği, Pablo Picasso‘nun en bilinen eserlerinden olan, 1907 tarihli “Avignonlu Kızlar” isimli tablosudur. Bu resmin biçimde devrim yapma sebebi, kabaca çizilmiş figürlerin, hem önden, hem cepheden, hem başka açılardan görebilmemizdir. Rönesans‘tan itibaren perspektife alışmış gözler bu tabloyla birlikte şok yaşamıştı. Eserin öğretilmiş güzelliği yansıtmak gibi bir çabası yoktu, kendi kurallarını kendisi koyuyordu.

Kübizme ve bir bakıma modern sanata giden yolu açan “Avignonlu Kızlar”, sanat tarihçileri tarafından, Picasso‘nun “Afro-Kübist” veya “Ön-Kübist” dönemine (1906-1908) dahil edilir. Bu tabloyla birlikte gerçeği üç boyutlu olarak yansıtma çabası yerini resmin iki boyutluluğunun vurgulanmasına yerini bıraktı. Böylece bir anlamda resimde dördüncü boyut yaratılmıştı.

 Picasso‘nun yakın çevresinin, hatta Braque‘ın bile tuhaf bulduğu resim, ilk kez 1916’da sergilendi. 1930’da New York Modern Sanatlar Müzesi koleksiyonuna girdi.

Avignonlu Kızlar (1907)- Pablo Picasso

Avignonlu Kızlar (1907)- Pablo Picasso

1908 yılında, Picasso’nun arkadaşı olan Georges Braque, benzer tarzdaki “Büyük Çıplak” isimli resmini yaptı.

Büyük Çıplak (1908)- Georges Braque

Kübizm akımının öncüleri olan Pablo Picasso‘nun ve Georges Braque‘ın sömürge ülkelerden gelen Afrika maskları, İberya heykelcikleri gibi objelerden etkilendikleri düşünülür. Gerçekten de, iki sanatçının da atölyelerinde çekilmiş fotoğraflarda bu ritüel nesnelerinden bolca görürüz. Sade, geometrik formlu, bir tanrıyı veya bir kavramı temsil eden bu ilkel objeler muhtemelen, stilize ve minimalist sanat anlayışının geliştirilmesinde model olmuşlardı.

Picasso atölyesinde… Arka planda Afrika heykelciklerini görüyoruz.

Pablo Picasso‘nun ve Georges Braque‘ın bir diğer ortak özelliği de Paul Cezanne‘ın tarzından etkilenmeleriydi. Cezanne, geç dönem eserlerinde perspektif ve gölgelendirme yerine renk tonlamalarını kullanarak devrim yaratmıştı. Cisimleri geometrik şekiller olarak resmettiği eserleriyle, Kübizm Akımı’na öncülük, hatta Braque‘nin deyimiyle “babalık” etmişti. Özellikle “Yıkananlar” tablosunun, “Avignonlu Kızlar”a ilham kaynağı olduğu açıkça görülmektedir.

Yıkananlar (1898)- Cezanne

Yıkananlar (1898)- Cezanne

1908-1912 arasındaki dönem ise “Analitik Kübizm” olarak adlandırılır. Bu periyotta, cisimler, çizgilerle daha da küçük parçalara ayrılmış, resmin yüzeyi cam kırıkları gibi paramparça olmuştu. Konular natürmort ve portreyle sınırlıdır. Biçimdeki yeni arayışlar nedeniyle fazla renk kullanılmamıştı, resimler genellikle yeşil, gri ve kahverenginden oluşuyordu.

Akımın en çok tartışıldığı, en büyük devrimlerini yaptığı ve bana göre en keyifli zamanı, 1912-1914 yılları arasındaki “Sentetik Kübizm” dönemidir. Picasso‘nun boyalara taş ve kum katmasıyla başladığı kabul edilen periyodu, diğer sanatçılar da izlediler. Resmin yüzeyine kağıt, bez ve atık malzemeler yapıştırarak,”Kolaj” adı verilen, tekniği yarattılar. Sanatın ilk kez geleneksel malzemeler kullanılmadan yapılması, başlangıçta çok yadırganmıştı. Kübistler sanatın sınırlarını zorlayıp, tanımını yeniden yapmışlardı. Gazete, afiş, kartpostal gibi giderek yaygınlaşan kitle iletişim araçları da Braque ve Picasso tarafından resimlerinde kullanılıyor, hatta üzerilerindeki yazılarla izleyiciye mesajlar veriliyordu.

 Kübizm her ne kadar resimsel bir akım olsa da bu tarzda çalışan heykeltraşlar da vardı. Fransa’da yaşayan Amerikalı sanatçı Alexander Archipenko ve Fransız Henri Laurens Kübist üslupta heykeller üretiyorlardı. “Sentetik Kübizm” döneminde yapılmaya başlanan, resimdeki gibi atık veya doğal malzemelerle yapılan üç boyutlu sanat eserleri de “asemblaj” adını aldı.

Alexandere Archipenko'nun,asemblaj tekniğiyle yaptığı heykeli.

Alexandere Archipenko’nun,asemblaj tekniğiyle yaptığı heykeli.

Eserleri Kübizm Akımı içinde değerlendirilen diğer başlıca sanatçılar olarak Juan Gris, Robert Delaunay, Fernand Leger, Jean Metzinger, Albert Gleizes‘i sayabiliriz.

İnşaat İşçileri (1950), Fernand Leger’in tarzı, tüp şekilli formları kullandığı için “Tübist” olarak adlandırılmıştı.

 Picasso ve Braque, Paris dışında, Hollanda, Amerika, Rusya ve Almanya gibi pek çok ülkedeki galerilerde sergiler yapmışlardır. Bunların en önemlisi, 1913 yılında, New York‘ta yapılan, “The Armory Show”dur. Bu sergiyle, ABD sanat çevreleri, Avrupa Avangard Sanatı’yla ilk kez karşılaşmışlardır.

Dönemin en önemli sanat koleksiyonerlerinden olan, Amerikalı Gertrude Stein, Kübist eserlerle özellikle ilgilenmiştir. Picasso‘nun New York‘taki bağlantılarının da Stein vasıtasıyla kurulduğu düşünülmektedir.
Burada kişisel bir parantez açmak istiyorum. Benim en sevdiğim film olan, Woody Allen’ın yönettiği,1920’lerin Paris’inde geçen, “Midnight in Paris” filminde, pek çok entelektüel karakterle birlikte Gertrude Stein ve Picasso‘da yer alır. Filmi şiddetle tavsiye eder, fazla uzatmadan parantezi kapatırım.

Kübizm

Midnigt in Paris (2011) filminden, Pablo Picasso (Marcial di Fonzo Bo) ve Gertrude Stein’ın (Kathy Bates) yer aldığı bir kare

I. Dünya Savaşı‘nın başlamasıyla, Georges Braque‘ın da içinde bulunduğu pek çok sanatçı askere alınmış ve ağır yaralarla geri dönmüşlerdir. Kalanlarda ise eski heyecan kalmamıştır. Kübizm, etkin olduğu yılları geride bıraksa da, kendinden sonraki, tüm modern sanat akımlarını en çok şekillendiren ve en sıra dışı akım olduğu yadsınamaz.

Sanatla ve renkle kalın…

20. Yüzyıl Sanat Akımları III: Dışavurumculuk ve Fovizm Akımları

Bir önceki yazımın konusu, 20. yüzyılın başlamasına az bir zaman kala ortaya çıkan İzlenimcilik (Empresyonim) akımıydı. O yazıda da belirttiğim gibi, genellikle her sanat akımı başlangıçta acımasızca eleştiriler alır, sonrasında yüceltilir ve en sonunda kanıksanır ve insanlar yeni arayışlara girerler. Sanatçıların dış dünya üzerine izlenimlerini yansıttığı Empresyonizm’in ardından, bu kez iç dünyalarını resmettikleri Dışavurumculuk nam-ı diğer Ekspresyonizm akımı başladı. Fransa’da başlayan “Fovizm” akımı, ilk dışavurumcu akım olarak kabul edilir. Yine Almanya’da, aynı dönemde kendilerini “Die Brücke” ve “Der Blaue Reiter” isimleri ile lanse eden sanatçı grupları da Dışavurumculuk akımı içinde sayılırlar.

1905 yılında, Paris’te, Henri Matisse, Maurice de Vlaminck ve Andre Derain‘in yer aldığı sıradışı bir sergi, farklı tarzıyla oldukça ses getirdi. Kompozisyon ve perspektiften yoksun resimlerde canlı ve zıt renkler cesurca kullanılmışlardı. Ünlü sanat eleştirmeni Louis Vauxcelles, salonda sergilenen resimler arasındaki klasik bir heykeli göstererek, “Donatello’nun çevresini vahşiler sarmış” dedi. Böylece 20. yüzyılın ilk Dışavurumcu akımı olan Fovizm, adını “vahşi yaratıklardan” yani Fransızca karşılığıyla “Les Fauves”ten almış oldu.

Fovizm

Henri Matisse – Dans (1910)

Fovizm akımında renk ve doku ön plandaydı. O zamana kadar olan resim tarihinde, sanatçılar hep dünyayı kusursuz olarak kopyalamaya, adeta üç boyut hissi vermeye çalışmışlardı. Fovistler ise resmin iki boyutlu bir obje olduğunu özellikle vurguluyorlardı.

Sanatçıların iç dünyasını yansıtan bu eserlerde konular genellikle manzara ve portreyle sınırlıydı. Zaten Fovistler için konunun bir önemi yoktu. Onlar genellikle uyumsuz ve parlak renkleri kullanarak ruh hallerini resmediyorlardı. Renkleri bir birbirleriyle karıştırarak veya açıp koyulaştırarak tonlama yapmıyorlardı. Zıt renkli boyalar geniş yüzeylere uygulayarak patlama etkisi yaratıyorlardı.
Diğer bir çok akımın aksine Fovizm‘in bir manifestosu yoktu. Yani ortak bir fikir altında toplanan sanatçılar bir bildirgeyle kendilerini tanıtıp, sanatlarına bir çerçeve çizmemişlerdi. Sadece benzer tarzı olan sanatçılar bir araya gelerek sergiler yapmışlardı.

 Fovizm akımının en karakteristik örneklerinden biri Henri Matisse‘in “Yeşil Şerit” veya diğer adıyla “Madam Matisse’in portresi” dir. (1905) Bu eserde, ünlü ressamın amacının modelin yüzünü resmetmek değil, kendi duygularını dışavurmak olduğunu çok net görürüz.

"Madam Matisse'in portresi"

“Madam Matisse’in portresi” 1905

1907 tarihli “Mavi Çıplak” isimli resim de, yine sanatçının gerçeğe bağlı kalma zorunluluğunu alaşağı ederek kendi kurallarını koyduğu deneysel bir eserdir.

Henri Matisse- Mavi Çıplak (1907)

Fovizm, sanat tarihinin en önemli akımlarından olmakla birlikte, yaklaşık üç yıl sürdü ve sonrasında Paul Cezanne‘den etkilen sanatçıların temellerini attığı Kübizm etkin olmaya başladı. Fakat 1905’teki sergiye katılanların en yaşlısı ve tecrübelisi olan, akımın öncüsü Henri Matisse, sanat hayatının devamındaki eserlerini Fovizm tarzında vermeye devam etti.

Yukarıda bahsettiğim sanatçıların dışında, önemli Fovistler olarak Raoul Dufy, Othon Friesz, Henri Manguin, Albert Marquet gibi isimleri sayabiliriz.

Sanatın katı kurallarının birer birer yıkıldığı 20. yüzyılın ilk sanat akımı olan Fovizm, kısa sürmesine rağmen çok ses getirmiş ve yıktığı tabularla kendinden sonraki sanat üretimine yön vermiştir. Bir bakıma ressamların ve heykeltraşların gerçeği yansıtmasının zorunluluk olmaktan çıkmasına bu akım öncülük etmiştir.